1908 – 1918 BUHRANI
İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Balkan Gailesi
Abdülhamid saltanatının son yılları yeni bir olayla büsbütün içinden çıkılmaz hâle gelir. Bu olay şudur: Berlin muahedesi ile gerçekleşen Avrupa Türkiyesi’nin paylaşılması sonunda Balkan devletleri sahneye çıkmış veya güç kazanmışlardır sadece. Bu devletler Avrupa Türkiyesi’nde kalan topraklar üzerinde hak iddia etmektedirler. Göz diktikleri, daha çok, Makedonya. (Rumeli’nin merkezî kısmı olan bu bölgenin ahalisi çeşitli kavimlerdendir: Türkler, Bulgarlar, Rumlar, Sırplar). Bunun içinde Yunanistan da, Bulgaristan da, Sırbistan da, Makedonya da karışıklık çıkarmakta içeriye soktukları silâhlı çeteler vasıtasıyla Türk köylerini haraca kesmektedirler. Bu çeteler, kendi soylarından köylüler tarafından korunmaktadır. Bu köylere dehşet salmakta, Osmanlı jandarması ve askeri ile savaşmaktadırlar. Bu eylemleri destekleyen yoğun bir propaganda da var: bu propagandaya göre (ahalinin en az üçte birini teşkil eden Türkler) insafsız, zalim Hıristiyan katili kimselerdir, medeniyet ve insanlık namına bir an önce temizlenmeleri gerektir. Liberal Avrupa matbuatının büyük bir kısmı da bu propagandayı ve sloganları yaymakta ve desteklemektedir. Avrupa Konseri işe karışmalı ve bu rezalete son vermelidir artık.
141
Malî sıkıntılar içinde kıvranan padişah, elinden geleni yapıyor. Ama isyanı bastırması için şiddete başvurması lazım.
Oysa ateş püsküren “Avrupa Konseri” hareket serbestîsini önlemektedir. İhtiyatlı davranmak umumi af ilan etmek lazımdı. Bu mecburi müsamaha Balkanlardaki ayaklanmayı azdırır. 1903 den 1908'e kadar Avrupa Konseri Yıldız Sarayı üzerindeki sürekli baskılarıyla padişahı Makedonya’yı teşkil eden üç vilayete ayrı bir statü vermeye zorlar.
Önce idarî bir denetimi ve yabancı jandarma ve zabitlerini, sonra da kazaî bir denetimi, nihayet malî denetimi kabul etmek gerekecektir.
Hemen söyleyelim... Türkiye'nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını açıkça tehdid ettiği için Türkiye'yi rahatsız eden ve kızdıran bu tedbirler Balkan devletlerini de memnun etmez. Çünkü bu devletler iddia ettikleri gibi ırkdaşlarının durumunu iyileştirmek peşinde değil, yeni topraklar ve yeni tebaalar kazanmak emelindedirler.
Nitekim baskı ile müşterek notalarla, donanma gösterileriyle padişahtan zorla koparılan bütün bu düzenlemelere ve ıslahata rağmen çetelerin faaliyeti katiyen durmamıştır.
Bu önlemler tek işe yaramıştır: Abdülhamid rejimine son darbeyi indirmek.
Filhakika, intelijansiyanın endişesini ve öfkesini körüklemiştir. İntelijansiya yapılanları yeni bir çözülme alâmeti olarak görmüş ve bu çözülüşün suçunu ve mesuliyetini padişaha yüklemiştir. Bu tedbirler hazineyi tamtakır etmiş. Devlet üç eyaletine hizmet götüreceğim diye elindekini avucundakini harcamış, yoksulluğu büsbütün artırmış,
142
askeri imkanları kurumuştur. Üstelik isyanların sonu da gelmiştir. Oysa Avrupa, ıslahat yaparsanız isyan biter diyordu. (3) Avrupa, 1906 da Devlet-i Aliye’nin gümrük resminin % 11’den % 13'e çıkmasına izin verdi. Bu % 2, üç vilayetin bütçe açığını kapatmaya yarayacaktı, ama bu lütfün zararları da oldu: Filhakika Makedonya’da bulunan memurların ve bilhassa ordu mensuplarının maaşı muntazaman ödeniyordu artık. Gelgelelim, bu ülkenin diğer bölgelerinde bilhassa payitahta görev alan zabitlerin öfkesini artırıyordu. Artırıyordu çünkü onlar zamanında maaş olamıyorlardı.
Jön Türkler Sahnede
Kaldık Makedonya bölgesindeki askeri ve mülki erkân da durumdan şikâyetçiydiler. Evet maaşlarını tıkır tıkır alıyorlardı ama bozguncu telkinlere daha açıktılar. Propaganda, Abdülhamid'i devlet ve millet düşmanı ilan ediyordu. Padişah olmasa imparatorluk kurtulacaktı.
Bu propagandanın kaynağı Avrupa'ya ve daha çok Paris'e kaçan ve “Jön Türk” adını alan ihtilalciler. Jön Türkler, Avrupa'nın ve bilhassa Fransa'nın bazı liberal çevrelerinde himaye görüyordu.
Makedonya’da ihtilalci bir cemiyet kurulmuştu. Türk subay ve memurlarından teşekkül eden bir cemiyetin gayrimüslim üyeleri de vardı. Cemiyet, Fran-masonlar (bilhassa Yahudi Fran-masonlar) tarafından destekleniyordu. Amacı, padişahı bir “Anayasa” ilanına zorlamaktı.
1908 Haziranı’nda, propagandanın ustaca istismar ettiği siyasi bir olay, gerginliği büsbütün artırdı. Anlatalım: birden bire bir şayia dolaşmaya başladı. Çıkarı olan herkes şayiayı tekrarlıyordu. Efendim, İngiltere Kralı V..I Edward ile Rus Çarı II. Nikola Reval’de buluşmuşlar da, bu buluşma sonunda
143
Makedonya'nın taksimi kararlaştırılmış. Şayia asılsızdı, tahminler abes. Çünkü Rusya ile İngiltere tek başlarına böyle bir karar veremezlerdi. Ama arz ettik, intelijansiya inanmıştı bir kere, daha doğrusu inanmış görünüyordu. Saat 11'i çalmıştı. Devlet kurtulacaksa daha fazla beklemezdi.
1908 Temmuzu’nda ihtilal patlak verdi. İttihat ve Terakki’ye bağlı zabitler Makedonya'da birlikleriyle dağa çıktılar.
Postahaneler işgal edildi. Saraya telgraflar yağmaya başladı. Bu telgraflarda padişaha deniliyordu ki: “Mithat Paşa’nın Kânun-i Esasi’sini tatbik mevkiine koymazsan, 100 bin asker payitahta yürüyecek. Sonunu sen düşün.” Padişahın ayaklanmayı bastıracağına güvendiği bir paşa suikaste kurban gitti. İzmir'den getirilen bir kaç bölük asker de işe yaramadı. Büsbütün telaşlanan padişah taleplere baş eğdi. Kânun-i Esasî'nin meriyete konulacağını ilân etti. Ömür boyu bu kelimenin korkusu içinde yaşamıştı ve bu tehditlerle devrildi. Gerçi bu baş eğiş sayesinde bir zaman tahtını muhafaza etti ama otoritesini kaybetti. Artık onun yerine intelijansiya saltanat sürecektir.
İntelijansiya ve temsilcilerinin (başlangıçta İttihat ve Terakki komitesi) saltanatı bir hamlede ve topyekûn kurulmadı. İmparatorluğun bütün şehirlerinde ihtilalciler lehine bir heyecan dalgası yükselmişti ama ihtilalciler kumanda mevkilerini hemen ele geçiremediler. Bunun iki sebebi var:
1 — Hükümet İstanbul’daydı, komitenin merkezi ise Selanik'tedir. Yani, lahzada iş baş. yapamaz. Kendi adamlarını ve kendi tercihlerini kabul ettiremez. Babâli'nin bütün nüfuz ve salahiyetini Yıldız Sarayı’na aktarmak isteyen padişaha karşı halktan gelen bir tepkiye benzemektedir, ayaklanma.
144
Esasen:
2 — İhtilalcilere karşı duyduğu bütün hayranlığa rağmen halkın sağ duygusu aldanmamıştır. İhtilalciler, devlet gemisini, milletlerarası politikanın kayalıkları arasında yürütecek tecrübe ve ihtiyattan mahrumdular.
Yeni hükümetin üyeleri Bab-ı Ali'nin eski paşalarıdır yine. Abdülhamid'in vekilleri veya vekil olabilecekleri daha çok, şu veya bu sebepten dolayı, Padişah'ın iş başından uzaklaştırdığı veya iş başına getirmediği yarı menkuplar.
Bununla beraber, komite payitahta taşınmış, orada mühim bir merkez kurmuş, hükümetin yürüyüşünde daha etkin olmaya başlamıştır.
İhtilâlin bir neticesi de matbuata verilen hudutsuz hürriyet. Matbuat, önceleri ağırdan alır, mutlakıyet rejimine ve o rejimin yardakçılarına (yani padişahın bazı adamlarına ve hadiselerin akışıyla halkın husumetini çekmiş bir kaç eski vekile) atar tutar sadece. Ama haftalar ve aylar geçtikçe baştaki hükümete de veryansın eden hücumlara girişir. 1875 Kânun-i Esasi’sine uygun olarak yapılan iki dereceli bir intihapla bir millet meclisi kurulur: padişahlık yıkılıncaya kadar serbest seçimle iş başına gelen tek meclis. Meclisin teşekkülü Osmanlı müntahiplerinin aklıselimini ispat eder mahiyettedir. Aklı başında, mutedil, dürüst çok iyi niyetli kimseler. Mecliste İttihat ve Terakki komitesi de temsil edilir. Bu da gayet tabiidir, çünkü memleketin her tarafında kurtarıcı olarak tanınmaktadır. Ama komiteye bağlı olmayan mebuslar da yok değil.
1909 Ocağında, Meclisle Sadrazam Kâmil Paşa arasında bir ihtilaf çıkar. İttihat ve Terakki de bu ihtiyar devlet adamından kurtulmaya can atmaktadır. Kâmil Paşa otorite aşıkıdır -günümüzün hırçın ve devrimci intelijansiyasına benzeyen- komitenin
145
iktidara geçmesini istememektedir. Kâmil düşürülür, onun yerine komitenin kendine daha yakın bulduğu bir sadrazam geçer.
İki Dış Politika
Gerçi her iki halde de maddî bir kayıp söz konusu değildi. Bununla beraber, bu davranışlar millî gururu şiddetle zedeledi ve gürültülü nümayişlere yol açtı. Yol açtı ama ister istemez de sineye çekildi. Ve Yunanistan da, çekine çekine Girit'i ilhak etmekten söz ediyordu. Girit, 1901'den beri bil kuvve bağımsızdır. Helen Hanedanı’na mensup bir Girit hükümdarı tarafından idare ediliyordu. Osmanlı “hâkimiyeti”nin tek alâmeti, kadîm Lon Sude'ün köhne bir kalesinde dalgalanan bir Türk bayrağından ibaretti. Ver yansın edildi Yunanistan'a bütün İstanbul matbuatı ateş püskürdü. O dönemin gazetelerini okumak ve basında bol bol çıkan karikatürlere bir göz atmak, “Batılaşmış” intelijansiyanın yönettiği yeni Türkiye'nin nasıl bir zihniyet İçin de olduğunu göstermeye kâfidir.
1840'dan bu yana Osmanlı siyasetinin değişmez bir temeli vardı. Abdülhamid bu gerçeği kavramıştı. İntelijansiyanın vatanperver coşkunluğu hakikati görmesine engel oldu. Başka bir deyişle, 1840'dan beri Devlet-i Aliye'nin başlıca problemi Avrupa Türkiyesi'ydi. Oysa Avrupa Türkiyesi artık Avrupa devletlerinin tehdidi altında değildi. Şimdi bu bölgeye göz diken, XIX. asır Osmanlı parçalanışı yüzünden ortaya çıkmış Balkan devletleriydi. Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan.
Bu devletler hatırı sayılır bir güç kuramamışlardı. Teker teker Devlet-i Aliye için bir tehlike teşkil etmiyorlardı: Teselya Muharebesi bunu ispat etmişti. Ama birleşmeleri imparatorluk için öldürücü olabilirdi. Abdülhamid bunu pek iyi anlamış ve Balkanlardaki diplomasisini ona göre
146
ayarlamıştı. Jön Türkler gerçek durumdan habersizdiler. Onlara öyle geliyordu ki, 1908–1909 ihtilali yalnız içte muzaffer olmalarını sağlamamış Ruh-ül Kudüs’ün esrarengiz bir müdahalesiyle kuvvetler dengesini de alt üst etmişti. Ve Türkiye aşağı yukarı herhangi bir Avrupa devleti kadar güçlüydü artık. Batı’nın liberal basını da iltifatlarını esirgemiyordu, Allah için. Kısa bir müddet sürecek olan bu pohpohlayıcı yazılar inançlarını bir kat daha perçinliyordu. Balkan devletleri de kim oluyordu? Hadi bazılarını kızdırıp bazılarını da okşasan ya. Ne gezer. Oysa Osmanlı diplomasisi artık o sınırlı bölgede iş görecekti, dostlar ve sempatizanlar yaratmak lâzım geliyordu. Jön Türkler, Balkan devletlerinin topunu birden küstürdüler ve karşılarına aldılar. Bu abes ve küstah politika bir felaketle sona erecek yani dört devleti tek cephe halinde birleştirecek ve Avrupa Türkiye'sinin kaybedilmesine sebep olacaktı.
Liberal Batı Ve...
Türkiyecin büyük devletler karşısındaki davranışlarına gelince, bu alanda da bir yön değişikliğine şahid olmaktayız. Abdülhamid, geçirdiği son diplomatik buhranlar esnasında Almanya'ya dayanmıştı hep. Milletlerarası sahnede nice oyunlar oynayan imparator Wilhelm, İslâm hâmisi rolüne de özenmişti. Filhakika, Almanya'nın Türkiye ile ortak sınırı olmadığından, Türkiye'nin paylaşılması en az onun işine geliyordu. Çünkü bundan bir kazancı olmayacaktı. Büyük bir hızla gelişen sanayii için mahreçler aramak zorundaydı. Bu itibarla, babadan kalma Osmanlı tamâmiyet-i mülkiyesinin başlıca müdafii idi. Abdülhamid'in mahremi Alman elçisiydi. İki rejim arasındaki benzerlikler de Abdülhamid'in Almanya'ya karşı sevgisini güçlendirecek mâhiyetteydi. Padişah, Fransız ve İngiliz basınının hürriyetçi havasından ve “insaniyetçi” taleplerinden fena halde rahatsız oluyordu. “Jön Türkler” için en isabetli yol,
147
eski rejim ne yaptıysa tersini uygulamaktı. Padişahın temayüllerine aykırı olsun diye İngiltere ve Fransa'ya dostluk nümayişinde bulunuldu ve Almanya'ya karşı daha soğuk davranıldı.
Avusturya, Almanya'nın müttefikiydi. “Bosna Hersek”in Avusturya tarafından ilhak teşebbüsü Alman aleyhtarlığını bir kat daha arttırdı.
Bununla beraber kamuoyunun bu istikâmetteki gelişmesini önleyen iki husus vardı.
1 — Liberal Britanya basınının “Liberal” Jön Türkler
ihtilali için gösterdiği coşkun alâkaya White Hail katılmıyordu pek. Osmanlı İmparatorluğu’nun lehinde olan ve ona -Rusya'ya karşı- Batı devletlerinin müzâheretini sağlayan 1854 ittifakının 1877-78’de Türkiye'nin nasıl aleyhine döndüğünü anlatmıştık. 1855’de, Fransa ile el ele veren İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmıştı. 1877–78 de ise, çok daha gevşek olan İngiliz müdahalesi, imparatorluğun topyekûn yok olmasını önlemişti sadece. 1908 den sonra White Hall'un işi başından aşkındır, hududlu da olsa Türkiye'yi destekleyemez. Filhakika İngiltere için başlıca düşman Almanya’dır artık, Almanya'ya karşı Türklerin ezelî düşmanı olan Rusya ile ittifak kurmaya çalışır. Demek ki, Türklerin İngiltere'den ciddi bir müzaheret, siyasî bir işbirliği beklemeleri abestir.
2 — İç politikaya gelince, intelijansiyanın anti-liberal
temayülleri güçlendikçe, otoriter devletlere karşı muhabbeti de artar, Almanya Kara Avrupası'nda başlıca otoriter devlettir. Kaldı ki, Almanya da onların sevgilerini kazanmaya çalışmakta, hem malî alanda hem yeni idarecilerin çok önem verdiği ordunun ıslahı konusunda yardımcı olmak istemektedir. Böylece, Almanya ile bir yakınlaşma başlar ve çok geçmeden aradaki bağlar pekiştirilir. Liberal Batı ile Jön Türkler'in “balayı” pek kısa sürer.
148
Devralınan Miras
1909–10 yıllarında ilerici intelijansiyanın aşırı kanadını temsil eden “İttihat ve Terakki” Komitesi’nin hâkimiyeti günden güne artmaktadır. 31 Mart 1909 ayaklanması gözdağı olarak kullanılmış, muhalefet susturulmuştur. Komite hükümetinin otoritesini tahkim eden bir başka husus da Maliye Nazırı Cavid Bey'in bütçeyi dengelemek, Osmanlı bütçesinin müzmin derdi olan açığı kapatmak için bir dizi istikraz teşebbüsüne girişmesidir. Maaşlar tıkır tıkır ödenmekte, yabancı ülkelere savaş gemileri ısmarlanmakta, ordu manevralar yapmaktadır. Ordunun teçhizatını da tamamlamak lazım ama, söylediğim gibi, alınan paralar daha çok maaş ve ücretlerin muntazaman ödenmesine, büyük bir yekûn tutan borç taksitlerinin tesviyesine harcanmaktadır.
Şurasını da söyleyelim ki, bu istikraz siyasetini kolaylaştıran da Abdülhamid olmuştur. Padişah, Avrupa pazarlarına mümkün olduğu kadar başvurmamış ve bu tutumlu idaresi sayesinde devletin malî itibarını sağlamıştır. “Kızıl Sultan”ın yerine geçenler iki mirasa konmuşlardır: Sakıt padişahın politika alanındaki kötü şöhreti ve mali işlerde çok cimri, çok tedbirli davranışı. Tepe tepe kullanılan iki değerli miras, bilhassa ikincisi. Kapitüler bağlar yüzünden vergilendirme yoluyla para elde edemeyen Jön Türkler, malî sıkıntıdan bu sayede kurtulabilmişlerdir. Hazinedeki bolluk yeni rejimin halk tarafından benimsenmesine geniş ölçüde yardım etmiştir. İttihat ve Terakki komitesi bütçelerindeki intizamla övünür. İntizama diyecek yok, fakat açlıktan ne haber... İstikraz siyaseti ancak üretime yönelik ve üretimi arttıracak yatırımlar söz konusu olunca isabetlidir. Oysa 1908'den 1914'e kadar yeni hükümetin elde ettiği bütün istikrazlar tüketim içindir.
149
Siyasî mirasa gelince, o da Jön Türklere esaslı bir şöhret sağlar: Liberalizm şöhreti. Öyle ya... yüzde yüz mutlakıyetçi bir rejimin muzaffer düşmanları, elbette ki liberal olacaktı. Unutulmasın ki, o devirde, siyasî dönüşler moda olmamıştı henüz. Mefhumlar bugünkü kadar yaygın değildi. Etiketlerden kuşkulanmak âdet olmamıştı.
Böylece Jön Türkler intelijansiyası rejimi Batı’da, oldukça uzun bir zaman liberal sanılmakta devam edecektir. Tekrar edelim, 31 Mart Askeri Ayaklanması bu alanda çok işi ne yaramıştı. Demek ki komitenin “yobazlıktan” başka düşmanı yoktu. Onu eleştirenlerin hepsi de kılık değiştirmiş birer mürteci idi. Bu zehabın yayılması Jön Türklerin liberalizm şöhretini perçinledi. Hakikatte ise, “Jön Türkler İhtilali”nin hiç de liberal bir mahiyeti yoktu. Başka türlü olabilir miydi ki? Sosyal yapısı icabı, Türk intelijansiyası devletle kader birliği içindedir.
Kim Bu İntelijansiya?
Kim bu intelijansiya? Yüzde doksan devletten maaş alan veya maaş bekleyen memur ve subay. Mülga saltanat rejimine düşmanlıkları, devletin “keyfi ve gayri meşru davranışlarıdır” ileri gelmiyordu pek. Düşmanlığın başlıca kaynağı, devletin yabancıya baş eğdiğini görmekten, batının üstünlüğünü ses çıkarmadan bir müteârife olarak kabul etmesine şahid olmaktan mütevellid öfkeydi. Zayıf olduğumuz doğruydu belki. Belki boyun eğmek zorundaydık da. Ama yine de padişahın siyasetini mazur göremiyordu intelijansiya, çünkü idarî, iktisadî ve diplomatik hataları yüzünden bu duruma düşmüştük. Yeni devlet bu hatalara düşmeyecek, ecdad devrindeki şevketi, satveti tekrar tesis edecekti. Parlamentarizm demek sistemli ve kamu önünde bir tenkid demekti. Hükümet icraatıyla böyle bir tenkidi lüzumsuz kılabilirdi, hatta tenkid zararlı da olabilirdi.
150
Kaldı ki hesaba katılması gereken başka bir şey daha vardır: Türk içtimaî heyeti, devletin beslediği aydınlardan ve devleti besleyen ümmilerden (köylü kitlesi) müteşekkildi. Aydınlar aşağı yukarı devletin parçasıydılar, efendilerine karşı ayaklanmaları düşünülemezdi. İsyan etmek, köylü isyanı aklından bile geçirmiyordu, çünkü şuursuzdu. Burjuvazi yani bağımsız şehir ve kasaba ahalisi, bilhassa büyük liman şehirlerinde ya yabancıydı yahut gayrimüslim tebaa, Rumlar Ermeniler gibi. Bunlar o zamana kadar, heyet-i siyasiyenin bilcümle haklarına sahip birer üyesi sayılmazlardı. Oysa dünyanın bütün ülkelerinde meşrutî taleplerin başlıca muharriki ve “burjuva” hürriyetlerinin savunucusu bağımsız orta sınıf yani burjuvazi olmuştur. Kaldı ki Türk olmayan (bilhassa Hıristiyan) bir azınlığın mevcudiyeti, intelijansiyayı haklı veya haksız yeni devletle kader birliği yapmağa zorluyordu. Sanılıyordu ki, bu azınlıklar, devletin otoritesi hatta ülkenin bütünlüğü için tehlikeli emeller gütmektedir.
Ayrıca aydın Türkler arasında da herhangi bir muhalefet belirmediğini sanmak yanlış olur. Bilhassa İstanbul’da, Avrupa düşünceleriyle beslenmiş ve çok defa komitenin gadrine uğramış hatırı sayılır Türk aydınları vardı. Bunlar gittikçe sesini yükselten ciddi bir muhalefet oluşturdular: “Hürriyet ve İtilaf.” Bu liberal fırkanın üyeleri, emlak sahipleri, avukatlar edebiyatçılar serbest meslekten kimselerdi. Bu partiyi tutanlar, bir yandan gayrimüslim intelijansiya (gölge düşürücü bir destek) bir yandan da Türkiye’de çok kalabalık olan Arnavutlardı (Arnavutlar ya çorak dağlarını, kısmetlerini başka yerde aramak için terk etmiş, ya Arnavutluk'taki çiftliklerini bırakıp Türkiye'ye gelmişlerdi). Arnavutlar umumiyetle girişken, gözünü budaktan esirgemez insanlardı. Aralarında birçok memurlar, zabitler vardı. Abdülhamid onlara daima iyi davranmıştır.
151
ALİ PAŞA'NIN VASİYETNAMESİ
İstikbalimizin emniyeti için Avrupa devletler muvazenesinin mâbihilhayâtı bizim muhâfaza-i istikbâlimiz olduğunu dermeyân ediyorsunuz. Benim şanlı ve saâdetli gördüğüm istikbâl bu değildir, beyim... Vaktiyle kılıcımıza baş eğdirdiğimiz kimselerin sâye-i lûtfunda yaşayıp gideceksek, yâni saâdet-i âtiyemiz bundan ibaret kalacaksa ben o saadeti istemem. Çünki maksadım Avrupa devletler muvâzenesini muhafaza değildir. Osmanlılık sânını muhafaza etmek ve... Vaktiyle birinci François'in yazmış olduğu gibi istirhamnâmeler yazıldığını (belki hayâtım yetmeyeceği cihetle) hiç olmazsa mezarımın içinde seyredip orada müftehir olmaktır. Ya böyle olsun, ya hiç olmasın!
Ahmed Midhat, “Nâmık Kemâl'e Cevap” (Bedir gazetesi, 1872)
La Bruyere, Richelieu'nün siyâsî vasiyetnamesini göklere çıkarır. Bu kadar erkekçe, bu kadar sağlam düşünen bir adam elbette ki başarıdan başarıya koşacaktı, der... O çapta biri ya hiç yazmaz, ya da böyle yazar.
Voltaire'e göre bir bayağılıklar sergisidir vasiyetname. Richelieu'nün kaleminden çıktığı çok şüphelidir. Büyük Frederik de, Voltaire gibi düşünür: “En parlak zekâların karardığı oluyor: Richelieu vasiyetnameyi yazıyor, Newton Vahiy Kitabı'nı.”
Sainte-Beuve; vasiyetnamenin hayranıdır; üslûbunu, yer yer Shakespeare'le, Schiller'le karşılaştırır. Kitap, Kardinal'in bütün siyâsî tecrübesini özetler; “devlet
155
adamının el kitabı”dır. (Bk. Causeries de Lundi, cilt VII, 224 -265).
Bir başka araştırıcı, Leon Noel için vasiyetname “aklın, tecrübenin, realizmin şaheseri... Fransız politika san'atının zirvesi ve bir bakıma mecellesi”dir.
Vasiyetname bir filozofun değil, bir hareket adamının eseri. Yazar, hikmet-i hükümete ahlâk cübbesi giydirir. Aristokrasiye, derebeylik artıklarına, din savaşlarına düşmandır. Halka âşık olduğu da söylenemez: “Avamın okuyup yazmasına ne lüzum var? Eğitim Fransa'yı boşboğazlarla doldurur. Hiçbir işe yaramaz bunlar. Aileleri felâkete sürükler, halkın huzurunu bozarlar. Kitap avamın kafasında şüpheler yaratır.” Başka bir yerde; “Bütün politikacılar bilir ki, der, halk refaha kavuşunca zapt edilmez olur. Katıra benzer avam, yük altında uysaldır, fazla dinlenince azar.” Büyük Richelieu'nün ölümsüz vasiyetnamesi böyle hizmetlerle dolu.
Âli Paşa'yı düşünüyorum; Genç Osmanlılardın “vur abalıya”sı Âli Paşa'yı. Abdülaziz Han'ın vezîr-i âzami Richelieu'den çok daha talihsiz, ama çok daha dürüst, çok daha insan. O büyük devlet adamı, bir asır önce (7 Eylül 1871) bütün siyâsî hayâtını kırk sayfada özetlemiş, pâdişâh-ı cihân'a, ölümünden sonra izlenmesi gereken yolu göstermişti.
Vasiyetname, karşılaştığımız güçlükleri anlatmayacağım, diye başlıyor. “Onbeş uzun yıl mücâdele ettik. Düşmanlarımız zorluydular. Ayakta durmak, bölünmemek, parçalanmamak lâzımdı. Üstelik kalkınacaktık da. Hatâlarımız olmuştur, ama imparatorluk aşağı yukarı hasar görmemiş durumda. Fuad ve ben iktidara geldiğimiz zaman Devlet-i Aliye uçurumun kenarındaydı.
Vaterlo'da sona eren kanlı devreyi uzun barış yılları takip etti. Milletler teşkilâtlandı, kuvvetlendi; ihtirasları gelişti. Nüfuzlarını arttırmak, sanayilerine pazar bulmak için ya silâha sarılacak, yahut da diplomatik konferanslara
156
baş vuracaklardı. Bütün bu barışçı veya savaşçı iştihalar karşısında hemen hemen bakir, adetâ işlenmemiş, aşağı yukarı meçhul kalmış bir ülke olan Türkiye, Eldorado'dan farksızdı. 'Tebaa-i şâhâne', komşularının fikrî ve maddî ilerlemelerine kıyasla geri kalmıştı.
Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bâzıları topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bâzıları bizi sömürerek sanayi ve ticâretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niyetlerini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı rahata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen kavimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrunda ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa'nın dengesi için şarttır. Aynı iki yüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bâzı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekinin müdâfaa gücünü kullanacaktık. Bu arada tebaamızın bir kısmı uyuşukluktan kurtuluyordu. Âdetlerde değişiklikler oluyor, yeni ihtiyaçlar çıkıyordu sahneye. Ama ithâl edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınılmaz bîr "olgunlaşmanın” meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa'nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık.
... Elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı. Memurlarımız umumiyetle ehliyetsizdi. Askerimiz vardı, ama ordumuz yoktu; memlekette yol olmadığından memurların suiistimallerinden, tahrikçilerin fesatlarından zamanında haberdâr olamıyorduk. İdare tarzımız kararsız ve düzensizdi. Kanun ve nizâmlardan mahrumduk; her memur kendi başına bırakılmıştı; mes'uliyetten kaçıyor, aylak yaşıyordu. Önce dış münâsebetlerimizi düzene koymak zorundaydık. Hayât hakkımızı tanıtmak, Avrupa Konseri’ne girmek istiyorduk; başardık bunu. Sınırlarımızı tesbit ederken bâzı fedakârlıklara katlanmak gerekti. Bunlar zahirî tâvizlerdi: Belgrad kalesi gibi. Fiilî durumları kanunîleştirdik, o kadar. Aksini yapıp binlerce insanın kanını mı dökmeliydik?
157
Bu arada Avrupa milletleri neler kaybetmediler? Biz, askerle dövüşmedik, diplomasi yolunu seçtik, diplomatik notalarımızla başarı kazandık.
Dış mes'eleleri hal yoluna koyarken iç mes'eleleri de ihmâl edemezdik. Ana dâvamız halkın arzularını tanımak, ihtiyâçlarını sezmek, fikrî gelişmesini izlemekti. Nankör bir dâva. Avrupa bizi bir tuzağa itiyordu; Avrupa, bâzı ütopyacılar ve birtakım kısa görüşlü diplomatlar. Bunlara göre, hiçbir hazırlıkta bulunmadan hemen Avrupa örf ve âdetlerini memlekete sokmak ve Avrupaî bir hükümet kurmak lâzımdı. Bu taleplerden yerinde bulduklarımızı uyguluyorduk, ama iyice ölçüp biçtikten sonra; sarsıntıları önleyerek; önce yurt menfaatlerini düşünüyorduk. Avrupa'nın her istediğini yapar gibi görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek mahvolurduk; ama bunu Avrupa'ya anlatmak güçtü ve ihtiyatsızlık olurdu (1).
..........................................................................
(1) Paşa'nın ölümünden dört yıl önce bir Fransız ziyâretçisiyle yaptığı konuşmayı hatırlıyorum: “Fransa'da, İngiltere’de seçkin temsilciler yolluyor buraya. Seçkin ama mütehakkim. Ellerindeki bütün kuvveti düşüncelerinin emrine veriyorlar. Ama Paris'in veya Londra'nın düşüncesi İstanbul'dakilerle uyuşamıyor. Elçileri aydınlatmaya çalışıyoruz, ama boşuna. Ne yapabiliriz? Zaman kazanmak zorundayız. Siz buna sözünde durmamak diyorsunuz, biz felâketten kaçmak. Kapitülâsyonlar elimizi bağlamış; elçiler memlekete bizden daha fazla hâkim. Banka açmalıymışız, Fransız mektebi, Fransız lisesi kurmalıymışız. Ne işimize yarayacak bütün bu müesseseler? Yabancılara mülkiyet hakkı tanımalıymışız. İngiltere’den daha liberal olmamız isteniyor... Bunları kabul etmek, Türkiye'yi parçalamak demek. Tereddüt gösterince suiniyet sahibisiniz diyorlar, intihar etmek istemiyoruz, o kadar. Türkiye değişmeli, âmenna... Ama bu değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır gerçekleşmeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, dogru. Ama sür'al in de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız.” (Challemel La Cour Revue des deux Mondes, 1867)
158
Ülkenin kalkınması Batı ile olan münâsebetlerimize bağlı. Eyaletlerdeki kargaşalıkların kökü dışarıda. En büyük dertlerimizden biri de kapitülâsyonlar. Bu bağları gevşetmenin tek yolu Avrupa devletleriyle anlaşmalar yapmaktır. Yabancı devletlerle temaslarımızın onda dokuzu iç meselelerimizle ilgili.
Yepyeni bir teşkilât kurduk. İltimasla mücâdele ettik. Anlattık ki, memurlar herhangi bir ferdin, her hangi bir zümrenin değil, memleketin emrindedir. Yalnız ehliyetsizliği sabit memurlara yol verdik. Çalışanların istikbâllerinden emîn olmaları gerekti. Nizâmnâmelerimizin hepsi uygulanmadıysa bu bizim hatâmız değildir... Maaşlar kifayetsiz. Herkes en yüksek makama kadar yükselebilmektedir.
Bizim de kusurlarımız olmuştu. Aydınlatılmağa ihtiyâcımız vardı. Öğütlere dâima kulak verdik. Bizden farklı düşünenlere saygı gösterdik. Tenkidlerde iki şey aradık: terbiye ve samimiyet. Âdettir, biz öldükten sonra aleyhimizde bulunacaklar. Sağlığımızda da bâzı hayalperestlerin saldırılarına uğradık. Birinciler, biz hayatta iken kusurlarımızı söylemeğe, fikirlerini belirtmeğe cesaret edemediler, ikincileri ise iş başına getirmekten korktuk, tecrübesiz ve ataktılar.
Ülkenin birçok bölgelerinde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında kargaşalıklar çıktı. Bunları yatıştırmak geçici bir tedbirdi. Mes'ele fethedenlerle fethedilenler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktı. Adem-i merkeziyet gerçekleştirilmesi düşünülen bir tedbir. Ülkeyi vilâyetlere ayırdık. Devlet şûrasını, adalet divânını, istinaf mahkemesini kurduk. Galatasaray sultanîsi, rasathane de bizim eserimizdir... İdarenin her kolu için müfettişlikler ihdas etmek istiyorduk. Vergilerin matrahını değiştirmek gerekiyordu. Yeni kanunlar sayesinde mülkiyetin intikali kolaylaştırıldı.
159
Payitahtla vilâyetleri birbirine bağlamağa çalıştık. Birçok imtiyaz kaldırıldı. Ticarî anlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Gümrük resimleri arttırıldı (maalesef istediğimiz kadar değil). Hükümet mâmûl ve hammaddelerimizin ihrâcını kolaylaştırman ve yabancı malların yurda girmesini mümkün olduğu kadar önlemelidir. Biz yolu açtık.
...Şiddetli hücumlara mâruzduk, kendimizi nasıl koruyacaktık? Sözle. Haklarımızı nasıl kabul ettirecektik? Diplomatik delillerle. Meselâ “Avrupa muvâzenesinin devamı Devlet-i Aliye'nin yaşamasına bağlıdır” diyecektik, îtirâf edelim ki çürük bir temeldi bu; bugün için olmasa bile yarın için çürük. Avrupa muvâzenesi bizim zararımıza bozulabilir. Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddî menfaatleriyle bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman imparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi bir gerçek olabilirdi. Türkiye aleyhindeki birçok teşebbüsler Avrupa sayesinde önlendi. (Rusya'yı kastediyor).
Demiryolları gibi büyük yatırımları kendimiz yapamıyorduk. Yerli sermâyeye başvurmak da tehlikeliydi; hemen netice almak isteyen, büyük kârlara alışmış bîr sermâyeydi bu. Yabancı şirketlere başvurduk.”
Sonra Paşa, yerini alacaklara neler yapılması gerektiğini anlatıyor:
“Hiçbir beşeri güç, milliyetler prensibi ve sosyalizmin ortaya çıkardığı olayların gelişmesine engel olamaz.” (2)
..............................................................................
(2) Paşa'nın 1871 olayları münâsebetiyle yolladığı tamim: “Mâlûm-u vâlâları olduğu üzere şu içinde bulunduğumuz vakt ü zaman maârif-i maddiye cihetiyle tefevvuknümây-ı âsâr-ı eslâf olduğu müstağnî-i delil ve bürhân ise de cemiyet-i insâniyenin asıl mâye-i kıvam ve devamı ve medâr-ı emn ü emanı olan
160
âdab ve ahlâk-ı umûmiye ve şâir kuyûd-u ma'neviyyeye hayfâ ki, çendan atf-ı enzâr-ı dikkat ve ihtimam olunmamakta olmasının netâyic-i vahîmesinden olmak üzere gürûh-u faale ve amelenin sermâye ve mâldârân ile servet ve fevâidçe tesâvîsi zımnında emvâl-i mevcûdeyi mukaseme eyleme ve belki hüküm ve hükümetçe anlarla müşterek olmak efkâr-ı muzirresi binsekiz yüz altmış ve altmışbir târihlerinde seberâverde-i âlem-i kevn ü fesâd olarak şu dokuz-on sene zarfında mânend-i ervâh-ı habise Avrupa'nın her tarafına carî ve sâri olmuş ve bu efkâr eshâbından terekküb ve teşekkül eden cemiyet-i cesîmeye Enternasyonal nâmı verilmiş ve Londra'da bir merkez ve Amerika'da kâin NewYork şehriyle İsviçre'de şubeler peyda ederek bunun âzâ ve efradı ve sermâyesi hayliden teaddüd ve tekessür etmiş olup nezd-i hakaayık âşınây-ı vezîrânelerinde muhtâc-ı tavzih ve beyân olmadığı veçhile bu kârgâh-ı âlemin kanûn-u bedî-i halk ve tertibine muhalif olan işbu efkâr-ı vehâmetâsârın Hüdânegerde hayyiz-i husule vusulü envâ-ı ihtilâlât ve ihtilâfatın tehaddüs ve tekevvününü icâb eyliyeceğinden ve bunlara hem efkâr olan Komün takımının Paris şehr-i şehîrini giriftar eyledikleri hâl-i mesâibiş-tîmâl dahi meydanda bulunduğundan maada cemiyyet-i be-şeriyyeyi bir hâl-i vahşet ve behâmiyete irca ve idhâl eylemek adetâ haydutluk fiil-i fazîhini bir kaide ve tertib altına alarak ibâhe eylemek demek olmağa ve bu hey'et-i muzirrenin dâire-i mefsedetini memâlik-i mahrûsa-i şahaneye kadar tevsîe çalışması baîd anilihtimâl olmamağla eğerçi bu taraf ehâlisinin emzice ve ahlâk-ı umûmiyelerine nazaran efkâr-ı meşrûhanın buraca Avrupa'daki gibi tesîrât-ı serîa ve kayiyyesi olamayacağı memûl ise de mâmaafih bunun hudûd-u memleket-i fesîha-i Osmâniye’nin içersuna hulul ve duhûl idememesi esbabının istihsâli ve bu fikr-i fâsid erbabının tervîc-i mekaasıd ve âmâl etmelerine kafa fırsat ve ruhsat bulmamaları içün tekayyüdât-ı lâzimenin icrası mütehattem-i zimmet-i hükümet olduğuna ve keyfiyyet vilâyat-ı sâireye de bildirilmiş idüğine binâen bu babta taraf-ı devletlerinden dahi îcâb edenlere îtây-ı vesâya ve talimat buyurulması tavsiyesiyle şukka-i mahsûsa-i senâverî terkîm olundu efendim.”
(Emirnâme-i Sami'nin târihi: 25 Temmuz 1871, Âli Paşa'nın ölümü: 18 Eylül 1871.)
161
Coğrafî durum bakımından kaderimiz Avrupa'ninkine bağlı. Avrupa son yıllarda bütün servet kaynaklarını silâhlanma uğrunda seferber etti. Türkiye ile sınaî ve ticarî münâsebetleri eskisinden farklı. Yirmi yıldan beri durumumuz oldukça düzeldi. Bizi sömürmenin o kadar kolay olmadığını anladılar. Avrupa'nın saygısını kazandık. Avrupa Konseyi’nde hatırı sayılır bir yerimiz var. Sözde mağdur tebaamız olan Hıristiyanlara karşı Avrupa'nın merhametini kışkırtmak geçerli olmaktan çıktı.
Düşmanlarımız onları yalancı vâidlerle ayaklandırmıyor artık. Bizimle menfaat birliği yapmak istiyorlar. Ama bu iyi niyetin devam etmesi için gerekli ıslâhatı yapmak zorundayız. Ülkemiz için en büyük felâket yerimize ehliyetsiz bir sadrâzamın geçmesi, eserimizi yanlış anlaması ve takip ettiğimiz yolu terketmesi (3).
Haşmetmeâb, sadâret makaamını sık sık yeni ellere tevdî etmeyin. Gelecek zâtın belli bir programı olmalı ve onu uygulamalı. Mes'uliyetlerin hudutlandırılması lâzım. Halk zât-ı şahanenizle ve sadrâzamla temas kurabilmeli. Yoksa memleketin durumunu kavrayamazsınız. Ecdâd-ı izamınız tebdîl-i kıyafet ederek tebaanın arasına karışırlardı... İnfirad politikasından kaçınınız. Bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Komşularımızda neler olup bittiğini dikkatle izlemelisiniz. Tebaanız komşu ülkelerdeki halkların yaşayışını kıskanmamalı.
Uzak memleketlerle münâsebetiniz ticarî ve sınaî münâsebetlerdir. Bizi güç duruma sokmak işlerine gelmez. Onların öğütlerine kulak vermeli, hattâ yardımlarını istemeliyiz. Kendi çıkarlarını düşünürken bizimkilerini de düşüneceklerdir.
.........................................................................................
(3) Paşa’ya tevcih edilen en haklı tenkid bir hayr-ül-halef yetiştirmemiş olmasıdır.
162
... Bâzı müesseseler kurduk, bâzı tedbirler aldık; bunlar, masrafı muciptir bahanesiyle yıkılmamalı.
Çeşitli tebaalar arasında ırk ve menfaat ayrılıkları var. Bu er geç bizden ayıracak onları. Devlet, eğitim aracılığıyla menfaatleri birleştirmeğe, ülkenin parçalanmasını önlemeğe çalışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet peşindedirler, vatan bu iki ihtiyâcın sağlandığı yerdir.
... Çeşitli cemâatlerin elde ettiği imtiyazlar, görevler arasındaki farklılıktan gelmektedir. Büyük bir mahzur. Müslüman tebaanın başlıca işi devlet hizmetidir, öteki tebaalar para kazanmakla meşgul. Bu sayede üstün durumdadırlar. Üstelik savaşta ölen de yalnız Müslümanlar, bu yüzden Müslüman ahâlinin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Böyle giderse azınlık hâline geleceğiz. Târih, mağlûpların istimsâl ettiği fâtihlerin hikayeleriyle dolu. On yıl kışlalarda ömür tükettikten sonra köyüne dönen bir erkek ne işe yarar? Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi zirâatle, san'atla, ticâretle uğraşmalı. Tek devamlı sermâye emektir. Kurtuluş çalışmakla mümkündür. Müslümanlar, Hıristiyanların inhisârındaki mesleklere el atmalı, Hıristiyanlar da nüfusları nisbetinde devlete asker, subay, memur vermelidirler.
... Her iktidara geçen, kendinden önce yapılanları bozmakla işe başlıyor. Maiyetindeki memurları değiştiriyor. Yükselebilen ancak dalkavuklar. Herkes devletin sırtından refah elde etmek peşinde. Emeğin hakkını vermek, memurları oradan oraya nakletmemek, halk nazarındaki itibarlarını yükseltmek lâzım... Ehliyetli memurlar kullanmak suretiyle memur sayısını bugünkünün dörtte birine indirebiliriz.
Bütün ağırlık köylünün sırtında. Vergi servetle mütenâsip olmalı. Cibâyet sistemi sakat. Memleketin kadastrosu yapılmalı,
164
istatistiğe önem verilmelidir. Bunları başlattık, fakat istediğimiz neticeyi alamadık: maaşlar kifayetsiz, ehliyetli insan az. Demirbaş defteri, yevmiye defteri, kasa defteri olmayan tüccara benziyoruz.
Mülkiyet hürriyete kavuşmalı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmeli. Mülkiyet rejimi sermayedarı ürkütüyor; faiz haddi yüzde yirmiden yüzde elliye kadar çıkmaktadır. Kredi bulmak imkânsız.
Avrupalı göçmenler Amerika'ya, Avustralya'ya gideceklerine bize gelsinler. Memleketimizde boş arazi uçsuz bucaksız. Alman veya İsviçreli göçmenler Amerika'da nasıl Amerikalı olup çıkıyorlarsa, bizde de Osmanlı olup çıkarlar. Avrupalı birçok memurlarımız bizden çok Osmanlı değil mi? Köylüyü toprağa bağlamak lâzım, toprağımız geniş ve bereketli. Köylüyü tefeciden kurtarmalı, a'şârı kaldırmalıyız. Zirâat bankaları kurulmalı.
Âli Paşa devlet çiftliklerinin aleyhindedir. Bu çiftlikleri idare edecek olanlar işi ucundan tutacaklardır. Öteki müesseelerimize benzeyecektir bu çiftlikler. Devlet fabrikalarından da vazgeçiniz. Bunlar çok masraflı ve faydasız; özel teşebbüsü boğmaktadırlar. Oysa yalnız özel teşebbüs güçlenip gelişebilir. Devlet fabrikaları özel şirketlere devredilmelidir. Hükümet sâdece hissedar olmalıdır bu fabrikalara.
Taşraya genel komiserler göndermelisiniz; dürüst, tecrübeli, bilgili komiserler. Memleketin hâlini onlar inceleyip hükümete arzetmelidrler. Eyâlet İstanbul'a ehliyetli temsilciler yollayamaz.
... Zırhlılarınız boğaz içinde nazlı nazlı dolaşıyor. Yabancı tersanelerde îmâl ettirilen bu gemiler ticâret filolarını yerini almakta, onların gelişmesine engel olmaktadır. Avrupa’nın durumu başka, onun sömürgeleri var. Savunulacak uzak menfaatleri
164
söz konusu. Bâzı devletler de mâden sanayilerini geliştirmek için zırhlı yapıyorlar. Savaşta asker taşıyacak gemiler ticâret gemileridir. Bize küçük ve süratli gemiler lâzım. Devamlı ve büyük bir ordu da lüzumsuz. Stratejik notalarda istihkâmlar kurmak daha faydalı.”
Ali Paşa'nın bizim için en dikkate değer taraflarından biri de basın hürriyetine verdiği önemdir. Kendisini dinleyelim:
“Basın hürriyeti ancak hatâlarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Sizin hükümetiniz yurdun iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor, o hâlde böyle bir hürriyet onun için bir nîmettir. Bir milletin düşüncesini baskı altında tutmak, onu birtakım gizli yollar aramağa zorlar, eninde sonunda bulur bu yolları. Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır. Devletin güveni tehlikeye girer, zora başvurmak gerekir. Basın hürriyeti kötülükle savaşmak ve faydalı olmak isteyen her hükümetin tabiî müttefikidir. Bugünkü idarede basın, Osmanlılar arasında zayıf bir bağ kurabiliyor. Amme menfaati, bilhassa taşrada meşhul; tek kaygı: özel çıkar. Basına ve genel olarak her nevi yayına geniş bir hürriyet verilmeli ki,
Osmanlıları birbirine bağlayan bağ kuvvetlensin. Basın siyâsî mes'elelerle uğraşacak, hükümetin yaptıklarını değerlendirecek ve ülkenin ihtiyaçlarını belirtecek, ihdasını istediğimiz genel komiserlerin işini kolaylaştıracaktır. Basın, millet meclisi kuruluncaya kadar bu meclisin yerini tutacaktır (4). Memleketi tanımayanlar boyuna
..............................................................................................
(4) Âli Paşa da Fuad Paşa gibi millet meclisi için hazırlıklı olmadığımıza kaanîdir. 1867'de Mithad Paşa'nın meşrutî rejimi bütün fenalıkları önleyecek bir tedbir sayması Fuad Paşa'yı gülümsetir, “Bu zâta öğretemedik ki, der, politikada “şâh-dârû”ların (panacee) yeri yoktur.”
165
millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışacak, denetleyecekmiş bu meclis. Eyâletlerden, hattâ payitaht ahâlisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acınacak bir acz içine düşer. Acele etmemeliyiz. Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriyete kavuşturmaktır.
Hükümet de büyük bir gazete kurmalıdır. Bu gazete yerli ve yabancı basının makaalelerine cevap vermelidir. Hükümetin ve yurdun gerçek menfatlerini müdâfaa etmelidir. Kanunları, nizâmnâmeleri, buyrukları yayımlayacak, halka hükümetin aldığı tedbirleri îzâh edecek, gerekçelerini anlatacaktır bu büyük gazete; kötü niyetleri zararsız hâle getirecektir. Gazetenin yöneticileri hiçbir dalkavukluğa tenezzül etmeyecektir. Halk müdâhaneden iğrenir. Ona göre müdâhane en acı hakikatten daha çirkindir. Bu gazetenin şiarı hakîkat ve samîmiyet olacaktır.”
Paşa'nın sözleri burada bitiyor. Vasiyetname Türkiye'de yayımlanmış mı? Bilen yok. Gaalib, Âli ve Fuad Paşaların vasiyetnamelerinden söz etmekte, fakat bunların ne zaman, hangi dilde yazıldıklarını kaydetmemektedir (Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 1329, s.70). Tanzîmât'ın yüzüncü yıldönümü münâsebetiyle yayımlanan Tanzîmât adlı kitabın 892. sahifesinde Vasiyetnamenin adına rastlıyoruz: Walter Wright, Âli Paşa'nın bir nevî siyâsî vasiyetname bıraktığını, bunun da Türkçe olarak yayımlandığını söylerken, Birge böyle bir eserin basılmamış olduğunu ileri sürüyor.
Ben vasiyetnamenin iki nüshasını gördüm, her ikisi de Fransızca. Birinci nüsha yazma: Edebiyat Fakültesi Kitaplığı’na Fransız Sefareti’nden gelmiş. Schneider'in bir önsözünü muhtevî ve onun tarafından kaleme alınmış. Yıldız evrakı arasında rastladığımız bir vesikadan Bianchi'nin kayın biraderi olduğunu ve Âli Paşa'nın kâtipliğinden ayrıldıktan sonra
166
Rus casusluğu yaptığını öğrendiğimiz Schneider şöyle diyor: “... Vasiyetname ya Abdülaziz'e takdim edilecekti, ya matbuata. Paşa'nın ölümünden az sonra Schneider Efendi zamanın hükümetinden vesikayı neşretmemek emrini aldı. Bununla beraber 1871 Aralık’ında, yâni Paşa'nın ölümünden üç ay sonra Schneider Efendi tarafından bâzı ricâl-i devlete vasiyetnameden bir çok nüshalar tevdî edildi. İktisardaki rical vesikayı büyük bir ihtimamla sakladılar. Schneider Efendi de tehditlerden korkarak izini kaybetti. Halbuki okusalar ne büyük dersler bulacaklardı. Devlet-i Aliye ne büyük gailelerden kurtulacaktı. Birkaç ay önce vesikanın enzâr-ı umûmiyeye vaz'ı bizzat pâdişâh tarafından yasak edildi. Bugün, yâni yazılışından 24 yıl sonra vasiyetnamenin büyük ehemmiyeti her tehlikeyi göze alarak neşrini gerektiriyor.”
İkinci nüshada önsöz yok. Fransızca Revue de Paris tarafından 1910'da ayrı baskı olarak yayımlanmış. Kırk sayfalık bir risale. Metinler aynı. Bütün bir çağa ışık serpen bu çok değerli vesikanın mevsûkiyetinden şüpheetmek için hiçbir ciddî sebeb yok.
167