www.CemilMeric.net

BATI OLAYI

İhtişamlı bir tulü





XIX. Yüzyılda Avrupa erişilmez bir üstünlük kazandı, hem de birdenbire... Ve dünya üzerinde hemen hemen mutlak hâkimiyet kurdu. Cihan'ın en uzak bölgelerine âid de olsa, her mühim mesele, Avrupa hariciyeleri arasındaki tartışmalarla karara bağlanıyordu. İtibara şâyân olan, yalnız “düvel-i muazzama”nın menfaatleri idi. Bir kelime ile dünyanın mukadderatı -hem topyekûn hem de ufak ayrıntılarıyla- Avrupa’nın savaş meydanlarında çözümleniyordu. “Avrupa Konseri (1) denilen beş veya altı Avrupa devleti öylesine güçlü idi ki, terazinin bir kefesine onlar konsa,








......................................................


(1) AVRUPA KONSERİ Napolyon Fransa’sını mağlup eden Avrupa’nın üç güçlü devleti -Rusya, Avusturya ve Prusya- ile İngiltere Avrupa’daki etki alanlarını yeniden düzenlemek ve bir “Avrupa dengesi” kurmak için, hemen bütün diğer Avrupa devletlerinin temsilcileri ile Viyana'da bir araya gelirler (Viyana Kongresi 1814–1915). “Avrupa Konseri” adı altında kendini milletlerarası alanda kabul ettiren bu dört devlet, kurulan yeni dengenin devamını da garanti altına almaktadırlar. 1818'de Fransa’nın, 1856'da İtalya'nın katılmasıyla Konser daha da güçlenir. Ancak kendilerini diğer devletlerin hâmisi kabul eden Konser devletleri onların iç işlerine müdahale hakkını da kendilerinde bulacak ve bir müdahale politikası izleyeceklerdir.


71






öbür kefeye de dünyanın geri kalan ülkeleri yığılsa, ikinci kefe tüy kadar hafif kalırdı.


Avrupa bu hâkimiyeti nasıl sağladı? “Batı Olayı” ismini vereceğim bir mucize ile. Batı olayı, üç yüzyıl kuluçka hayatı yaşadıktan sonra, XIX. asırda patlayıverdi. Bu olayın temelinde rasyonalizm ve ilim vardı: XVII. asırda kekeleyen, XVIII'de konuşmaya başlayan, XIX’da haykıran ilim. Ama kimseyi şaşırtmadı bu ihtişamlı tulü, bekleniyordu sanki. Yine de izaha çalışan aydınlar çıktı; kimi ırkların üstünlüğü dedi, kimi Yunan ve Latin medeniyetlerinin uzantısı. Hıristiyanlık’ın etkisi, diyenler de oldu, kavimlerin ilerleme kabiliyeti, diyenler de. Hiçbiri tatminkâr değildi bu izahların. Başkalarına göre, bütün muvazeneleri altüst eden bu zuhur, Avrupa’nın uyanışı olarak değil, dünyanın diğer kısımlarının - bilhassa Avrupa dışındaki en büyük imparatorlukları kurmuş olan Asya’nın - inhitatı olarak vasıflandırılmalıydı. Fernand Grenard, “Asya'nın Çöküşü” (*) adlı kitabında, şa'şaaları XVIII. asırda hâlâ devam eden büyük Asya İmparatorluklarından söz eder: Mançular Çin'i, Safevîler İran'ı, Büyük Moğol’un Hind'i, Osmanlı Türkiye’si... Bir zamanlar dünyaya dehşet saçan ve düne kadar güçlü olan bu ülkeler nasıl oldu da birdenbire siliniverdi diye şaşar. Bu çöküşü iç sebeplerle izaha çalışır. Bizce yanlış. Asya’nın çöküşü diye bir mesele yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir harika var: Batı olayı, Güneş ufukta belirince yıldızlar söndü, o kadar. Asya imparatorluklarının izmihlali yönetici sınıfların ve hanedanların yozlaşması gibi sebeplere bağlanamaz. Batı olayı birdenbire ortaya çıkmasa, Asya devletleri daha asırlarca siyasî hayatlarını sürdürür; Asya, inhitatının farkına bile varmazdı.


Filhakika, Avrupa'nın yayılması korkunç oldu: bütün Afrika'yı, Okyanusya'yı, Güney Asya'nın tümünü ele


72






geçirdi Avrupa. Haritaya bir göz atın. Fransa’nın, İngiltere'nin, Hollanda'nın, Belçika'nın, Almanya'nın sömürgeleştirdiği uçsuz bucaksız topraklar görürsünüz.


İki Engel, Monroe Doktrini ve Rus Heyulası


Sonra, Kuzey ve merkezî Asya'ya uzanan Rus heyulası. Yükselen sular iki engelle karşılaşmamış olsa, istila dalgası dünyayı kaplayacak ve cihan Avrupa Konseri tarafından bölüşülecekti. Birinci engel, ABD'nin geçen asrın ilk çeyreğinde ilân ettiği Monroe doktrini (2) ABD,





..............................................................................


(2) MONROE DOKTRİNİ James Monroe'nun, 2 Aralık 1823’de, Amerikan Kongresi’ne sunduğu yıllık raporda ileri sürülen dış politika prensipleri. Amacı, Amerika kıtasını, daha da çok Pasifik kıyısıyla, bağımsızlık savaşı veren Lâtin Amerika'yı, Avrupa'nın, (bilhassa İspanya ile bir birleşen Fransa ve Rusya ile İngiltere’nin) sömürgeci müdahalelerine karşı korumaktı.

Monroe'ye göre, Amerika kıtası yeni bir sömürgeleştirilmeye elverişli değildi artık; her türlü Avrupa müdahalesine karşı ABD tarafından korunacaktı, ABD de Avrupa işlerine karışmayacaktı.

Richard Olney ABD'nin kıta üzerindeki fiilî hükümranlığını ileri sürerek Latin Amerika üzerinde kontrollerini kurmağa kalkışınca, bu doktrin kıtanın denetimi politikasına dönüşecek (dolar diplomasisi).

Meksika'da Fransa tarafından çiğnenen Monroe doktrini (1862 – 67) milletlerarası gerçeklerle karşılaşınca geniş ölçüde değişmek zorunda kaldı (ABD Berlin Kongresi’ne ve 1. Dünya Savaşı’na katıldı); oysa “izolasyonizm” (İnfiratçılık) lehinde kuvvetli bir cereyan vardı (bu yüzden Versay antlaşmasını onayladı ABD, Milletler Cemiyeti’ne katılmadı 1919). Alman ve Japon tehditleri (2. Dünya Savaşı) ABD'yi infiratçılık siyasetini terketmeğe ve dünya politikasında başrolü oynamaya zorladı.


73






Avrupa'nın iştihalarını dizginleyecek kadar güçlü değildi o sıralarda. Walter Libmann'ın (3) da işaret ettiği gibi (“Bir Asırlık Amerikan Diplomasi'si”) İngiliz bahriyesini yanında bulmuş olmasa, bu cesur programı gerçekleştiremezdi elbette. Muhakkak olan şu ki, bu doktrin Avrupa'nın taşkın güçleri tarafından fethedilmesine başlıca engel olmuştur, Latin Amerika’nın.


Avrupa devletlerinin dünyayı paylaşmasına ikinci engel: Rusya. Nasıl olur, denecek? Rusya Avrupa Konseri’ne dâhil değil mi? Rusya hiçbir zaman Avrupa Konseri’nin “bona fide” (iyi niyetli, güvenilir) bir üyesi sayılmamıştır. Avrupa dünyasından çok farklı, Batı anlayışlarına fazlasıyla yabancı, geniş toprakları ve boyuna artan kalabalık nüfusuyla Avrupa'da sadece kuşku uyandıran bir ülke. Evet, I. Petro domuzuna batıcıdır. XVIII. Asrın en büyük Rus hükümdarları, menşece Alman, yani Batılı; Rus monarşisi ve aristokratları, XIX. Asır boyunca Batı Avrupa'nın metodlarına ve davranışlarına meftun... Doğru, ama yine de Rusya Avrupa'nın gözünde egzotik ve Asyalı olmaktan kurtulamamıştır bir türlü. Kurtulamamıştır çünkü Ortodoks’tur. Ortodoks demek, Bizans'a yakın demek. Batı Avrupa milletlerinden çok, Balkan kavimleriyle akraba... Bu yüzden de, Avrupa'nın dışında tutulmaya mahkûm.





.........................................................................................


(3) LIPMANN (Walter) Amerikan gazetecisi (Newyork 1889). 1966'da New York Herald Tribune'un başyazarlığından ayrıldı. 1913'den beri gazetenin yazı ailesindendi. Dış politika konularında dünyaya ün salan eserleri var. “The United States in World Affairs” (Dünya Meseleleri Karşısında ABD, 1932–33), «The Good Society» (Örnek Toplum, 1937), “US. Foreign Policy” (ABD'nin Dış Siyaseti, 1943), “The Public Philosophy” (Halk Felsefesi, 1953), “The Communist World and Ours” (Komünist Dünya ve Bizim Dünyamız, 1959).


74






Siyasî doktrinine gelince sıkı bir mutlakıyet. Hepsi de -kalben veya kavlen- meşrutiyet nizamına bağlı olan Avrupa devletleri ailesi içinde yeri ne? Üstelik Yahudi düşmanı da, aptal, kıyıcı bir düşmanlık. Yalnız o kadar mı? Bütün Avrupa sanayileşme humması içindeyken, Rusya -XX. asrın başlarına değin- hareketin dışındaydı. Bu yönüyle de onlardan ayrılıyor. Yayılmaya kalkışınca, bir endişedir alıyor herkesi. Çünkü: “ticarî pazarlardan” çok, toprak ve nüfus kazanmak peşindedir. Bir kelimeyle “aile efradından” değildir Rusya. Onunla bir parça alay ediyor, ama korkuluyordu da. Ne olacak deniliyordu, “cinayetle yumuşatılmış bir otokrasi”, “balçık ayaklı dev”. Filhakika toprakları çok geniş, nüfusu çok kalabalıktı Rusya'nın. Ama Avrupa devletlerine kıyasla daha zayıftı. 1855'le 1914 arasında 4 savaş yaptı. Bunlardan üçünü kaybetti, birini de (Türklere karşı açılan savaş) güçbelâ kazandı. Mutlakıyet nizamına atfedilen bu zaaf, daha çok sanayileşmede bir hayli geç kalışından ileri geliyordu. Batı kavimlerinin “Demokratik” ruhunu okşuyor, şüpheli bir düsturu güçlendiriyordu: halklar hür olmadıkça, devletler kuvvetli olamaz. Kısaca, satvet ve nüfuzunu kabul ettirecek kadar güçlü olmayan Rusya, rakip devletleri tedirgin etmekten geri kalmıyordu.


“Tamamiyet-i mülkiye” masalı


Avrupa, Rusya'nın yayılma emellerinden ürküyordu. Aşağı yukarı bütün Avrupa devletlerinin tek ortak arzusu vardı: Rus istilasını sınırlamak. Devlet-i Aliye 1878’de Avrupa Türkiye’sinin büyük bir kısmını kaybetti. Rusya'nın zaferiydi bu. Gelgelelim kaybedilen bölgelere Rusya değil, Batı tarzında yönetilen yeni bağımsız devletler yerleşti. Ve onlar da Rusya'nın genişlemesine ve açık denizlere ilerlemesine engel oldular.


75






Skobolev (4) ve Kaufman'ın (5) Tatarlar ülkesindeki fetihlerinden sonra, Rus istilâsı İç Asya'da da dizginlenmiş oluyordu. Rusya hiçbir zaman Prut'u, Kars'ı, İran hududunu, Afganistan dağlarını ve Çin sınırlarını aşamayacaktı. Güneyde Rus heyulâsıyla hemduhut olan dört devlet, Devlet-i Aliye, İran, Afganistan, Çin, XIX. asırda ve XX. asrın başlarında ayakta kalabilmiş, Avrupa'nın azgın iştihalarına yem olmaktan kurtulmuş veya parçalanmamış ise, bunu Rusya'ya borçludur. Aynı dönemde, Latin Amerika devletlerine kanat geren ABD gibi mi? Ne gezer. Rusya bu ülkeleri yabancı istilalara karşı fiilen korumamıştı. Yalnız güney komşularını tek başına yutmak, hiç olmazsa herhangi bir parçalanışta arslan payı almak istiyordu. Enayi miydi Avrupa?.. Moskova cüzamı yayılmasın diye hemen bir masal icad etti: Osmanlı, İran, Afgan ve Çin hükümranlığı ve tamamiyeti mülkiyesi.


Aşağıdaki sayfalarda Avrupa'nın bu hükümran devletlere nasıl saldırdığını anlatmaya çalışacağız. Neden bu topluluklar, Avrupa’ya karşı koymak için Avrupalılaşmak zorunda kaldılar? Bu teşebbüsleri niçin akamete uğradı?





....................................................................................


(4) SKOBOLEV: Rus Generali (1843–1882) Paris'te sonra Petersbourg Fen Fakültesi’nde okudu. Türkistan'da görev aldı

(1869). Hive ve Hokand seferlerine katıldı, sonra Plevne’de

yararlık gösterdi (1887). 1881'de Türkistan'ın Rusya'ya katılmasıyla sonuçlanan bir seferi yönetti.

(5) KAUFMANN: Rus generali (1818–1882) Kafkasya'da hizmet gördükten sonra Rus Türkistan'ına çağrıldı ve 1867'de

Rus Türkistan'ının ilk genel valisi oldu. Ertesi yıl Buhara

emirini yendi ve Semerkant'ı aldı. Kaufman, iki yıl sonra,

1876'da Rusya'ya ilhak edilen Hokand'a girdi.


76






Avrupa'nın bu kalkınma hamleleri karşısındaki tavrı ne olmuştur? Hemen işaret edelim ki, Batı'nın tutumu iki kelimeyle vasıflandırılabilir: garip ve karmaşık. Diğer bir ifadeyle, ikiyüzlü bir davranış. “Çağdaşlaşma”ya alkış tutmuş, çömezlerini yüreklendirmiş, onlara bol bol yol göstericiler, mürebbiyeler yollamıştır. Avrupa'nın liberal basını (XIX. asırda hemen hemen bütün basın liberaldir ya) İslahat'ı (Reform'u) göklere çıkarmış, “Batı metodlarını, siyasî ve idarî usullerini ne güzel de benimsiyorsunuz” diye aferinler yağdırmış; bir başarısızlık veya bir geriye dönüş gördü mü, çığlığı basmıştı. İyi ama elimizi kolumuzu bağlayan da kendisi değil miydi? Rusya ile hemhudut ülkeler öylesine ağır iktisadî mükellefiyetler altına sokulmuştu ki, onlar için gerçek bir çağdaşlaşma mümkün değildi artık. Çömezler boşuna çırpınıyordu. Bir insan düşünün: Sizi sımsıkı bir ağaca bağladıktan sonra “yürüsene” diyor ve jimnastiğin faziletleri hakkında bir nutuk çekiyor. İşte Avrupa'nın tutumu. Peki, ama bu tezadı nasıl izah edeceğiz? Sanırım ki şöyle...


İki Avrupa


“Batı Olayı” karmaşık bir gerçek. Olayın kahramanı Avrupa: ama bir değil iki Avrupa var. Birinci Avrupa insanlığa âşık, hürriyetçi, adalete, terakkiye gönül vermiş, beşeriyetin refahı peşinde, İkinci Avrupa kıyıcı, çıkarlarından, kazancından başka kaygısı yok, hasbelkader eline geçen ilim tekelini insafsızca sömürmek istiyor. Her iki Avrupa'nın konuştuğu dil aynı. İkisi de “geri kalmış” ülkeleri ilim ve terakki yolunda, kendilerine yetişmeye çağırıyor. Ama efendim, elbette ki önce can, sonra canan. Batının sanayileşmiş bölgelerinde nüfus hızla çoğalmaktadır. Önce onları beslemek, yaşayış seviyelerini yükseltmek lazım, tabii siyasî bir etkinlik kazandıkları yani sözlerini dinletebildikleri ölçüde. Kıyıcı Avrupa, kendini bu işe adamış.


77






Binbir Gece masallarının, “denizden çıkan ihtiyar”ı Avrupa’nın omuzlarına bir güzel yerleşmiş. Evet, kıyıcı Avrupa da liberal Avrupa'nın dilini kullanıyor. Ama bu ya ikiyüzlülüğünden yahut gafletinden. Yazımızın konusu daha çok Osmanlı Devleti, çünkü Avrupa'ya en yakın olan ve onun sadmesine ilk uğrayan bölge burası. Asya'nın aynı etkilere açık diğer devletleri de aşağı yukarı aynı macerayı yaşamışlardır.


Bu olay, yani tatbikî rasyonalizm, XVII. yüzyılda gelişmeye, XVIII. yüzyılda sesini duyurmaya ve dinletmeye başlar, XIX. yüzyılda dünyaya hâkimdir. Avrupa ülkelerine (bilhassa Batı Avrupa devletlerine ve daha çok Avrupa Konseri adı verilen camianın devletlerine) büyük bir güç sağlar rasyonalizm; öyle ki XIX. yüzyılda Avrupa dünyaya taşar ve onu ele geçirir. Avrupa dışındaki her bağımsızlığa, her hükümranlığa son verir. Kurtulabilenler,


1. Monroe doktrininin himaye ettiği Latin Amerika

ülkeleri,


2. Rusya ile hemhudut ülkeler, yani Türkiye, İran, Afgan, Çin, (Japonya'nın durumu başka).


Gerçekte Rusya, Avrupa Konseri’ne dâhil değildir. Birçok sebeplerden, bir outsider'dır. Rusya'nın güney hududundaki ülkeler de, Avrupa dışı devletlerin ortak kaderine tâbi tutulmuş olsalardı, onların taksiminde Rusya'ya arslan payı vermek gerekecekti. Rus ipoteği bütün bütün kaldırılmayınca, bu ülkeler hisse-i şâyialı birer mülk telakki edildi. Avrupa ticaretinin ve endüstrisinin istismarına açık birer mülk.

Bu hedefe varmak için başvurulan kanunî vasıta: Kapitülasyonlar.


78






Kapitülasyonlar


XIX. yüzyılda Türkiye'de (bilhassa 1840'dan sonra) tatbik edilen kapitülasyonlarla, padişahların XVI. asırdan itibaren Fransız krallarına (ve daha sonra diğer Batı hükümdarlarına) bahşettiği imtiyazlar arasında tek benzerlik isimden ibarettir. Çünkü:


1. O devirde kişiler, ülkelerin değil hükümdarların tebaasıydı. Bir hükümdarın tebaası, başka hükümdarın topraklarında otursa dahi, nazarî olarak kendi hükümdarının kanunlarına bağlı kalırdı. Türkiye'de oturan yabancıların konsolosları tarafından yönetilmeleri tabii idi. Nitekim Venedik'te ikamet eden Türkler de, padişahın orada bulundurduğu murahhasa başlıydılar. Venedik’ten başka yerde Türk olmadığından, kapitülasyonlarda mütekabiliyet esası öngörülmemişti.


2. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar Türkiye'de oturan yabancıların sayısı çok azdı. İkamet hakkı “echelies du Levant” (Memâlik-i Şarkiye İskeleleri) adı verilen birkaç

ticaret limanına inhisar ediyordu. Kısaca, yabancıların mevcudiyeti herhangi bir mesele ihdas etmiyordu.


Bu kapitülasyonlar, ticaret serbestîsini de derpiş ediyor ve “Memâlik-i Şarkiye İskelelerine” çok cüz'i bir vergi (malın değerinin % 3'ü) alınarak yabancı menşeli emtianın girmesine imkân veriyordu.


Yalnız şunu da unutmamak lazım. Doğu’nun yaşayış tarzı da, modaları da o zamana kadar Avrupalılarınkinden tamamen farklıydı. Avrupa menşeli mensucatla Avrupa emtiası ancak bir avuç tüketiciyi ilgilendiriyordu, yok denecek kadar az tüketiciyi.

İskele gümrüklerine ödenen % 3 vergi, emtianın Memâlik-i Osmaniye içinde serbestçe dolaşmasını ve satılmasını tazammum etmiyordu.


79






Emtia her gittiği yerde hem satış vergisine tâbi idi, hem de satan tacirin ruhsat alması gerekliydi. Ayrıca mürûriye ve nakliye vergileri de almıyordu. Bütün bu engeller -fiilen uygulansalar da, kâğıt üzerinde kalsalar da- kapitülasyonların derpiş ettiği ticaret serbestîsini kavl-i mücerrette bırakıyordu.


1830–1840 yıllarında vuku bulan iki hâdise durumu alt üst etti:


1. Yeniçeriliğin ilgasından sonra Sultan Mahmud'un giriştiği çağdaşlaşma hareketi (modernizasyon) modayı ve zevkleri değiştirdi. Batı’nın gittikçe büyüyen sanayileşmesiyle bollaştıkça bollaşan emtiaya geniş bir pazar hazırladı.


2. Osmanlı Hanedanı’nın son renkli müstebidi II. Mahmud'la küstah Mısır valisi Mehmet Ali arasındaki anlaşmazlıktan faydalanan Palmerston, Padişaha Britanya müzaheretini vaad etti. Bu vaid karşılığı 15 Ağustos 1838 tarihli ticaret anlaşmasını imzalattı(6). Anlaşma mucibince, İngiltere gümrük resmini % 3'den % 5'e çıkarıyor, buna mukabil Devlet'i Aliye de hem İngiliz tebaasının Memâlik-i Osmaniye’de serbestçe yerleşmesine müsaade ediyor hem de Memâlik-i Şarkiye İskelelerine çıkarılan emtianın hiçbir güçlükle karşılaşmadan memleket içine sokulmasını kabul ediyordu.


Sonuç






Çok geçmeden Batının öteki devletleri de Devlet-i Aliye'den buna benzer imtiyazlar koparacaklardı. Batı mallarının serbestçe akın etmesini önleyen engellerin kaldırılması,






---------------------------------------

(6) TİCARET ANTLAŞMASI: Bakınız: Nebahat Kütükoğlu


80






Tanzimat'ın tatbik edildiği müteakip yıllarda aynı derecede meş'um iki netice doğurmuştur:


1. İktisadî çöküş; yerli üreticilerin, zanaatkârların, imalatçıların proleterleşmesi. Bunlar o zamana kadar demircilik, bakırcılık, dokumacılık, çömlekçilik vesair alanlarda ülkenin ihtiyacını karşılıyorlardı. Avrupa mâmulleriyle rekabet edemeyerek hızla kayboldular.


2. Gümrük resimlerinin tahdidi devletin uygun bir vergi sistemi kurmasına mâni oldu. Çünkü fiilen dolaylı tüketim vergilerinin konmasını yasaklıyordu. Devletin bu

kaynak fıkdanı Tanzimattan başlayarak XIX. asrın sonlarına kadar devam edecektir. Asrın sonlarında her Osmanlı, adam başına 12 altın frank vergi ödemektedir. Oysa ekonomileri bizimkine benzeyen Bulgaristan’da her Bulgar 33, Yunanistan'da ise her Rum 45 altın frank ödemekteydi. Votka inhisarı 130 milyon Rus'a bir milyar ruble (2 milyon 660 bin frank) ödetiyor. Buna mukabil Türkiye'de müskirat resmi gülünç bir rakama baliğ olmaktadır: 5 milyon frank.


Sonuç şu: Kapitülasyonları kabul eden devlet her an iflasla yüz yüzedir. Gündelik ihtiyaçlarını bile karşılamak için Ali'nin külahını Veli'ye, Veli'nin külahını Ali'ye giydirmek zorundadır. Dikkat edilsin ki, toplum ve devlet böyle bir sıkıntı içinde bocalarken Batı dünyasında, sanayide, ziraatta ve nakliyedeki yatırımlar, artan bir hızla devam ediyordu. Kapütiler devlet nasıl yatırım yapabilir? Yerli sermaye artacağına gittikçe azalmakta ve yatırım sahaları daralmaktadır. Ekonomiyi gerçekten çağdaşlaştırmak için yatırım şarttı. Yerli sermayenin yatırım yapmasına mâni olan, ülkede emniyetin fıkdanı ve keyfî idarenin ileri-geri müdahalesi miydi acaba? Katiyyen hayır. Ahlaktan dem vuran Avrupa zaman zaman bu gibi iddialarda bulunmuştur, ama bunu söylerken ya aldanmış yahut yalancılık yapmıştır.


81






Çünkü ülke tam bir emniyet içindedir, vergileri de hafiftir. Sebep başka. Sermaye kıttır, güç elde edilmektedir. Sınaî yatırımlara gidemez. Çünkü mahallî sanayi hiçbir alanda yabancı mamullerle rekabet edememektedir. Bazı teşebbüsler yapılmamış değildir. Mesela kibrit fabrikası, mum fabrikası açılmış ama hepsi de piyasayı benzer mallarla dolduran yabancı sanayinin rekabeti karşısında eriyip gitmiştir çünkü yabancı sanayi yerli endüstriyi mahvedinceye kadar mallarını çok ucuza satmıştır. Ayakta durabilen tek endüstri halıcılık. Çünkü eski Osmanlı tebaası olan Avrupalı bir alıcı zümresi ile usta ve çok ucuz bir iş gücü vardır.


KAPİTÜLASYONLAR


Kapitülasyonlar kelimelerden örülen bir zincir. Asırlarca kolumuzu, kanadımızı bağlamış. Lozan'ın en büyük zaferi kapitülasyonları parçalamak. Sahiden parçalanmış mı kapitülasyonlar? Galiba isim değiştirmiş sadece, ticaret anlaşması olmuş, az gelişmiş ülkelere yardım olmuş.


Kapitülasyon tilkinin aslana kurduğu tuzak. Aslan çoktan öldü, tilki hâlâ ayakta. Kapitülasyonların tarihi, İhtişam ve sefaletiyle bütün bir Osmanlı tarihi. Bu tarihin önemli sayfalarına eğilmek istemez misiniz?


Lügatlerde Bir Gezinti


Batının Büyük Sözlükleri kelimenin çeşitli mânâlarını şöyle sıralar:


“Bir komutanın savunduğu mevkii veya kumanda ettiği kıtaları düşmana hangi şartlarla teslim edeceğini belirleyen anlaşma.” Geniş anlamda, “iki hizip arasında uzlaşma”. Mecazî, “boyun eğme, üstün bir kuvvet önünde verilen tâviz”. Tarihî anlamı, “bir devletin başka devletin ülkesinde bulunan tebaalarına


82






ait hakları düzenleyen anlaşma (Bilhassa, Fransa'nın hizmetinde bulunan İsviçrelilerin Fransız hükümeti ile münasebetlerini düzenleyen anlaşma).


Onaltıncı asırdan sonra, kapitülasyonlar “en geniş mânâda, Türkiye'de ve Memalik-i Şarkiye iskelelerinde bulunan yabancı tebaanın bağlı olacağı kanun”.


Dilimizin ilk lûgatşinaslarından Bianchi, kapitülasyonu ahitnâme-i hümâyûn olarak karşılar (1843).


Devletler hukuku Istılahı olarak Latincenin kapitülatio kelimesinden müştak olan kapitülasyon fasıllar, bâblar veya maddelere ayrılan bir yazı veya senet. Osmanlı kapitülasyonları muahededen çok ferman. Karşılıklı bir anlaşma söz konusu değil. Devlet ecnebilerle muahede akdetmez, tebaanın mesalihine müteallik kat'î taahhütler altına girmek istemezdi. Ecnebilere verilen bu imtiyazlar istenildiği zaman geri alınabilir ve lağv olunabilir. Filhakika, onsekizinci asra kadar bu yolda muahede yapılmamış, yalnız ferman yazılmıştır.


Kapitülasyonlar, çeşitli adlarla anılmış dilimizde: muahedat-ı atika, uhud-u atika, imtiyazat-ı atika. Muahedat, yanlış. Çünkü iki taraf arasında bir sözleşme mânâsına.

Sözü Büyük Fransız Ansiklopedisi'nin tarifi ile bağlıyalım: “Hıristiyan olmayan ülkelerde, daha da çok Devlet-i Aliye’de, geçici veya sürekli olarak oturan Hıristiyan milletlerin tebalarına, geniş ölçüde, mahallî otoritelerin nüfuzu dışında kalmak ve diplomatik ajanlarının ve konsoloslarının temsil ettiği millî otoritelerine bağlı olmak hakkını sağlayan “anlaşma”lar. Kelimenin nereden geldiği de, ilk kapitülasyonların mahiyeti de kesin olarak belli değil. Bazılarına göre, “kapitülasyon” birçok bölümlere ayrılmış bir sözleşme demek (kapitüler gibi), Bazılarına göre,


83






Müslümanlarla kâfirler arasında gerçek “barış” olamaz; Müslümanlar kâfirlere, olsa olsa, bazı âtifetlerde (kapitülasyonlarda) bulunabilirler inancının bir tecellisi. Nitekim uzun zaman sultanlar Hıristiyanlara geri alınabilir bir takım tâvizler bahşetmiş, sâdece. Sultan ölünce, bu tâvizler de hükümsüz kalmış. Olabilir. Ama bunlar tarihi ilgilendiren meseleler. Hukuken de, fiilen de, Türkiye bağlanmıştır bir kere; istese de, istemese de, verdiği imtiyazları geri alamaz, değiştiremez.


“İlk kapitülasyonları koparan kimler? Fransızlar biziz diyor, İtalyanlar biz. Muhakkak olan şu: Ceneviz ve Amalfi gibi bazı İtalyan şehirleri çok eskiden Osmanlı ülkesinin şu veya bu bölgesinde geçerli olan bir takım imtiyazlar elde etmişler. Ama ilk defa olarak, genel mahiyette, bir kapitülasyon koparan Fransa olmuş: 1535. I. François ile Kanunî Süleyman arasındaki bu ittifak Hıristiyanlık âleminde büyük tepkilere yol açmış. Ne var ki devletler hukuku açısından son derece önemli. Bu 1535 kapitülasyonu, daha sonraki bütün kapitülasyonların temeli ve modeli. Son kapitülasyonun tarihi: 1740. Fransa 1535'le 1740 arasında kapitülasyonları on iki defa tazelemiştir. Önceleri öteki milletlerin tebaaları memalik-i şarkiye iskelelerinde ancak Fransız bandırası altında dolaşmak ve ticaret yapmak hakkına sahiptiler. Sonra Avrupa’nın diğer ülkeleri, Bâb-ı âli ile doğrudan doğruya temasa geçerek Fransa’nınkine benzeyen tâvizler kopardılar. Demek ki Devlet-i Aliye’de yabancıların durumu, hangi devletten olurlarsa olsunlar, aşağı yukarı biribirinin aynıdır. Kapitülasyonların başlıca özelliklerini kaydedelim. Devletler hukukunda, bir ülkede bulunan yabancılar o ülkenin kanunlarına ve otoritelerine bağlıdır. Yerlilere aynı muameleye tâbi tutulunca (bilhassa vergi, emniyet, ceza gibi konularda) hiç bir itirazda bulunmaz. Bu, ülke hükümranlığının tabii bir neticesi. Yabancıların birçok memleketlerde,


84






kendi milletlerinden memurları vardır Bu memurlar kendilerine ait bazı işleri yürütürler. Ama yargıç olamazlar. Türkiye'de yabancıların durumu ise, tamamen farklı. Prensip olarak, âmirleri de kaza mercileri de konsoloslardır. Kendi aralarında bir anlaşmazlık çıkınca yüzde yüz böyle. Bir Osmanlı tebaası ile ihtilafa düşünce Osmanlı mahkemelerinde yargılanırlar. Ama duruşma sırasında yabancının yanında konsolosluğun bir memuru veya tercüman bulunması şarttır. Hem de yalnız hukuk ve ticaret davalarında değil, ceza davalarında da öyle. Kısaca, yabancılar -fiilen- mahalli otoritenin nüfuzu dışındadır. Başka bir deyişle yabancılar “ülke dışında” sayılırlar. Kapitülasyonların yabancılara sağladığı, diğer imtiyazlara gelince, en önemlileri vergilere ve mesken masuniyetine ait olanlardır. Binaenaleyh Bâb-ı Âlî vergi sisteminde her hangi bir tadilat yapmak için (bu tadilatın ucu yabancılara dokunuyorsa) Avrupa devletlerinin rızasını almak zorundadır. Konsolos beraber olmadıkça, yabancının evine girilemezdi. Son derece mühim bir hüküm: Yabancılar Türkiye'de gayrimenkul sahibi olamazlar. Büyük devletler bu hükme defalarca itiraz etmişler. Talepleri önlemek için Bâb-ı Âlî yabancıların anormal durumunu ve bu durumdan doğan çeşitli yolsuzlukları kalkan yapmıştır. Bununla beraber 1867'deki bir kanunla yabancılara gayrimenkul edinmek hakkı tanınmıştır. Yalnız gayrimenkul sahibi yabancılar gayrimenkule taalluk eden vergi ve yargılama konusunda Osmanlı tebaası gibi muamele görecektir. Türkiye ile anlaşma yapan, Türkiye'de temsilcileri bulunan devletlere mensup yabancılar dışında bir de “himaye görenler” var. Önce devletlerinin temsilcisi bulunmayan yabancılar (meselâ İsviçreliler) ya Fransız konsolosları ya Alman konsolosları tarafından himaye edilir Sonra da yabancılara verilen ayrıcalıklardan faydalanmak isteyen Osmanlı tebaası. Bunlar,


85






önceleri, hizmetleri elçilikler veya konsolosluklar için lüzumlu olan yerliler sayılmakta idi. Sonraları vahîm birtakım yolsuzluklara sebeb oldular. 1863'te Avrupa devletleri ile Bâb-ı Âlî arasında hazırlanan bir nizâmnâme bu hakları ortadan kaldırınca, imtiyazların tadını tadan Osmanlı tebaası akın akın yabancı tabiyetine girmeye koştu.

Bazı hükümetler de bu talepleri çıkarlarına uygun buldular. Oldukça kalabalık bir Osmanlı tebaası memleketlerini bile terk etmeden yabancı bir devlet tabiiyetine geçiyor, sonra da kapitülasyonların imtiyazlarından yararlanıyordu. Bâb-ı Âlî bu tebaa değiştirmeleri hoş karşılayamazdı. 1869'da, Osmanlı tebaasının devletin müsaadesi olmadıkça yabancı tabiiyetine giremeyeceği kanunlaştırıldı.


Yabancıların Türkiye'deki anormal durumları nereden geliyor? Müslümanlarla Hıristiyanlar birbirlerinden çok farklı diyorlar. Hıristiyanlar kendilerini elbette ki güven altına alacaklar. İyi ama bu sadece Avrupalıların çıkarları açısından doğru. Bâb-ı Âli Kapitülasyonlara neden rıza göstermiş, niçin hükümranlığın sınırlamış? Hem de en güçlü olduğu bir dönemde. Kanuni, yüz kızartıcı bir anlaşmaya imza atacak bir adam mıydı? Değildi şüphesiz.


Peki, önce şunu unutmamak lâzım: eskiden, ülkede hükümranlık, bugünkü gibi sınırsız bir mahiyet taşımıyordu. Kaza hakkı yabancı makamlar tarafından yönetilebiliyordu. Meselâ, İstanbul'un fethinden 60 yıl önce, İstanbul'da bir İslâm camiası mevcuddu. Bu camia bu kadıya bağlıydı ve kendi kanunlarına göre idare ediliyordu. Nitekim Fatih de, İstanbul'u aldıktan sonra, Cenevizli ve Venedikli bezirgânların Hıristiyan imparatorları devrinde yararlandıkları imtiyazları korumalarına izin verdi. İslâmiyet’in hukuk ve adalet anlayışı da böyle bir davranışa müsaitti. Şu noktayı da gözden uzak tutmamalıyız: Ondokuzuncu asrın başlarına kadar kapitülasyonlar bugünkünden çok farklı


86






şartlar içinde yürütülmekteydi. Her isteyen, Doğu'ya postu seremezdi; bilhassa Fransa'da, çok ciddi tedbirler alınmıştı; hükümetin resmen müsaade etmesi lâzımdı. Demek ki, Avrupa'dan gidecekler kılı kırk yararak seçiliyordu, sayıları da azdı. Kaldı ki, yerli ahaliden ayrı yaşıyorlar, ancak ticarî münasebetler söz konusu olunca yerli halkla temas ediyorlardı. Konsoloslara verilen yetki, mahallî otoriteyi kısıtlamak için değil, bu küçük kolonilerde asayişi sağlamak içindi. Yolsuzluklar çok nadirdi. Zamanla durum baştanbaşa değişti. Avrupa devletleri eski tahditleri kaldırdılar, tebaaları Türkiye'ye üşüştü. Yabancı nüfusu şaşılacak kadar artı Doğu'da. Gelenler her zaman muteber kişiler değiller, ahalinin içine karıştılar. Eski kuralların uygulanması çeşitli suiistimallere ve rezaletlere yol açtı. Ülkenin asayiş ve idaresi ciddi tehlikelerle maruz kaldı. Geçen asrın çok tabii olan ahval ve şeraiti, zamanımızda, hükümranlık hakkına tecavüz mahiyeti aldı.


Hülasa edersek, Devlet-i Aliye'deki yabancıların durumu, Bâb-ı Ali ile Avrupa ve Amerika'nın birçok Hıristiyan devletleri arasında yapılan bir sürü anlaşmayla düzenlenmişti. Bu anlaşmalara umimiyetle “kapitülasyon” adı verilir. Kelimenin menşei, latince “capitulum”. Filhakika kapitülasyonlar bölümlere veya maddelere ayrılmıştı. Hepsi de birbirine benzeyen bir sürü ahitname. Başka bir deyişle, Devlet-i Aliye'deki bütün yabancılar aynı şartlara tâbi idi. Yabancı gerek hukuk, gerek ceza bakımından Osmanlı kanunlarının dışındaydı.


İlk Kapitülasyon


İlk kapitülasyon: Devlet-i Aliye'nin kabul ettiği ilk kapitülasyon Fransızlara aitti. Kanunî Sultan Süleyman ile 1. François arasında yapılan bu anlaşma 17 maddeye ayrılmıştı. 2. madde şu: “Fransız kralının tebaalarıyla padişahın tebaaları,


87






birbirlerinin ülkelerinden, yasak edilmemiş her türlü malı satın alabilir, birbirlerinin ülkelerinde satabilir, mübadele edebilir, bir ülkeden ötekine deniz veya kara yoluyla nakledilebilirler. Bunun için sadece mutad resimleri öder. Şöyle ki: Türkler, kralın ülkesine, Fransızların ödediği resmi; Fransızlar ise, padişahın ülkesine, Türklerin ödediği resmi öder. Başkaca herhangi bir resme, vergiye angaryaya tâbi olmazlar”. Ticaret anlaşmasına müteallik fıkra bu. İkâmete müteallik hükümler ise şöyle:


1. Madde, Osmanlı devleti, hudutları içinde yerleşen veya yolculuk eden Fransızların şahsî hürriyetlerini tekeffül eder; 6. madde, dinî hürriyeti tekeffül eder; 3. madde, Fransız kralının Osmanlı devletinin bütün şehirlerinde konsoloslar tayin etmesini kabul eder; 3 ve 9. maddeler, bu Fransızların, gerek hukuk, gerek ceza alanlarında konsoloslar tarafından Fransız kanunlarına uygun olarak mahkeme edileceklerini derpiş eder.


Görülüyor ki, ticaret ve ikâmet anlaşmaları birbirini tamamlamaktadır. Zira ticaret hürriyeti ikâmet hürriyetini tazammun eder. Ne var ki, ticaret anlaşması sonraları tadilata uğrayacaktır: Siyasî hadiselerin veya iktisadî icapların gerektirdiği tadilata. Oysa ikâmet anlaşması uzun zaman değişmeyecektir.


Garibi şu ki, 1. François, padişaha yolladığı elçiye böyle bir talimat vermiş değildir. İstediği, sadece 1 milyonluk bir istikraz ile Napoli civarına bir Osmanlı donanmasının yollanmasından ibaretti. Tebaası için imtiyazlar talep etmek kralın aklından bile geçmemişti. Bir kelimeyle bu imtiyazlar, talep edilmeden verilen imtiyazlardı. Üstelik Fransız elçisi, kendi kafasından bir hüküm daha ekletmiştir anlaşmaya: Papa, İskoçya hükümdarı ve İngiltere kralı, isterlerse, 8 ay içerisinde anlaşmayı imzalamak suretiyle, aynı imtiyazlardan faydalanabileceklerdi. Demek ki, 1535 ahidnamesi,


88






Fransa'ya özel bir imtiyaz tanımamıştı. Türk ordularının fethettiği birçok İslâm ülkelerinde tatbik edilen prensip ve adetleri umumileştirmiş ve bütün Osmanlı ülkesine teşmil etmişti. Filhakika, peygamberin ölümünden sonra İslâm orduları Filistin ve Kudüs'ü fethetmiş, halife Ömer zapt edilen ülkeler ahalisinin hürriyet ve mülklerine, hâkim ve kanunlarına dokunmamıştı. Hıristiyanlar kiliselerini muhafaza edecekler, ibadetlerini serbestçe yapabileceklerdi. Bu ferman, dinî tesamuhun emsalsiz bir abidesidir. Araplar, Filistin'in sahibi kaldıkları müddetçe, fermandaki vaitler harfiyen yerine getirilmişti. Hz. Ömer'in emirnamesine benzeyen bir ikinci fermana da, İstanbul'un fethinden sonra şahit olmaktayız. Fatih de Hıristiyanlara çeşitli hürriyetler bahsetmişti. Kanunlarını diledikleri gibi uygulayacaklar, kendi aralarında adaleti yürüteceklerdi. Padişah aynı atıfeti Ermenilerden de esirgememişti. Yahudilerin de kendilerine mahsus adalet düzeni aynen ibka edilmişti.


İşte kapitülasyonların mezhep hürriyeti bakımından öncüleri. Aynı anlayışa ticarî münasebetlerde de şahit olmaktayız. Akdeniz'in Batı havzasındaki Marsilya, Cenova, Piza, Venedik, Barselona şehirleriyle Küçük Asya'nın, Suriye ve Mısır'ın limanları arasında uzun zamandan beri ticarî münasebetler vardı. İskenderiye, Beyrut, Sur, Akka limanları Kafkasya, İran, Arabistan veya Afrika bölgelerine doğru uzanan ticaret yollarının köşe taşlarıydı. Haçlı seferleri, Batı'nın Doğu ile olan ticaretini geliştirdi. Marsilya'nın Cenova'nın, Floransa'nın, Venedik'in ticaret gemileri, Haçlı donanmalarını takip ediyor; Haçlıların ilk zaferlerinden faydalanarak sahile yanaşıyor ve mallarını boşaltıyorlardı. Antrepolar (ara depolar) kuruluyor, sonra daha gözü pek bezirgânlar memleket içlerine sokulup, ticarethaneler açıyorlardı. Ama ticaretin huzura ihtiyacı var, gelişebilmesi için yarınından emin olması lâzım. Yabancı ülkelerde milli ticaret


89






mümkün olduğu kadar emniyet altına almak, yabancı mevzuat karşısında haklarını tayin etmek, yerli menfaatlerden gelebilecek engelleri bertaraf etmek, devletin vazifesi. Devlet, vazifesini yerine getirmek için de ticaret anlaşmaları yapar. Dokuzuncu asrın başlarında, İmparator Şarlman ile halife Harun Reşid'in birbirlerine yolladıkları elçiler sadece nezaket ziyaretleri yapmıyorlardı. Amelî bir hedef de güdülüyordu. Halife, imparatorun hususî müsaadesini hâmil olarak Doğu’ya gelecek franklara ticarî teminat ve kolaylıklar göstermeyi taahhüt ediyordu. Bu da ber nevi ticaret anlaşması değil midir? Şarlman ölür, hükümdarlık parçalanır, hükümdarın görevini şehirler yüklenir. Ticaret işlerini onlar yönetmeye başlar. Önce Kudüs'ün Hıristiyan krallarıyla, sonra bu krallık çökünce de, halife ve sultanlarla ticarî anlaşmalara girişirler. Bütün bu anlaşmalar birbirine benzer: ticaret hürriyetini, tüccarların giriş çıkış vergisinden muafiyetini sağlarlar. Şehirlere konsoloslar tayin edilecek. Bu konsoloslar kendi millî kanunlarına uyarak tebaalarının gerek hukukî gerek cezaî davalarına bakacaklardı. Bu anlaşmaların ilki 1098 tarihlidir. Antakya kralı tarafından Cenova'ya bahşedilen bir ferman. Venedik 1123'de, Marsilya ise 1136'da. Kudüs kralından birer ferman koparırlar. 1173 de ikinci haçlı seferi bozgunundan sonra Piza şehrine bir ferman bahşeden Selahaddin Eyyubî’dir. Selahaddin, Piza'ya bu fermanı verirken, bundan böyle, denizden veya karadan herhangi bir haçlı ordusunu geçirmeyeceğini de kabul ettirir. On üçüncü asırda Montpelliler Filistin'e, Marsilya Tunus'a birer konsolos tayin ederler. 1251'de İskenderiye ve Trablusgarp’a Fransız konsoloslar atanır. İki buçuk asır sonra, Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethedince -ilk iş olarak- 1251'de Memluk sultanlarının bahşettiği fermanı tazeler. 1528'de Kanunî Sultan Süleyman bu fermanı tasdik eder. Yedi yıl sonra imzalanacak olan


90






ilk kapitülasyonun modeli bu fermandır işte.


Görüyoruz ki, kapitülasyonların gerek dinî gerek ticarî alanda emsalleri vardı. Yani, 1535 anlaşması İslâm ülkelerinde uzun zamandan beri takip edilen kaideleri umumileştirmiştir sadece.


Kapitülasyonlar neden mütekabiliyet esasına dayanmaz? Padişah yabancılara neden böyle bir atıfette bulunmuştur? Kapitülasyonları anlamak için günümüzün hükümranlık mefhumunu bir tarafa itmek lâzım. Modern mânâda devlet, ülkesine mutlak hâkimdir. Toprakları üzerinde yaşayan bütün insanlar onun kanunlarına boyun eğmek zorundadır. Bugünkü devlet anlayışı, tamamen din dışı bir anlayış; ülke anlayışına bağlı. Oysa dinî hukuk, şahıslara bağlıdır, yalnız müminler için mevcuttur. Yalnız onları yönetir, yalnız onları korur. Cezalandırdığı zaman da hükümleri müminlere tatbik edilir. Hukukî münasebetler dinî münasebetler içindedir. Hukuk bir nevi inâyet-i ilahiyedir, bundan sadece müminler faydalanabilir.


Yabancı, hukuk dışıdır önceleri. Hukukî hayata katılmaz, Kanun onu tanımaz da, korumaz da. Sadece düşmandır. Zamanla yerliler yabancıları düşman olarak görmemeye başlarlar. Yabancı da mülk sahibi, alacaklı, borçlu olabilir artık. Hakları, mükellefiyetleri kanunun teminatı altına girer. Kısaca yabancı hukukî hayata katılır, kanuna tâbidir. Ama hangi kanuna? Kucağında yaşadığı kavmin kanununa mı? Hayır. Yabancıya mahsus kanun da yapılamaz. O halde yabancı kendi kanunlarına bağlıdır.

Demek ki, kapitülasyonlar, milletlerarası münasebetlerde kanunların şahsiliğini kabul etmiş bir sistemin pozitif ifadesidir. Kapitülasyonların felsefî temeli de bu.


91






Bir kavmin hukuku, dininin bölünmez bir cüzü olduğuna göre başka dinden kimselere tatbik edilemez. Mademki vicdan hürriyeti, hürriyetlerin en vazgeçilmezi, o halde bu hüküm, vicdan hürriyetinin tabiî bir icabıdır. İlk halifeler, mağlup Hıristiyanların kanunlarına ve hâkimlerine dokunmamak suretiyle Avrupa'ya büyük bir ders vermişlerdir. Heyhat ki Avrupa bu örneğe her zaman uymayacaktır.


Üç Önemli Devre

Kapitülasyonların tarihinde üç önemli devre var:


1) 1535 kapitülasyonu;


2) Onbeşinci Louis ile sultan Mahmud arasında 28 Mayıs 1740'da imzalanan kapitülasyon;


3) Paris Kongresi. Bu kongrede, kapitülasyonların ilgası ilk defa olarak münakaşa konusu olur.


İlk devre kapitülasyonlar sadece ticari anlaşmalardır. İkametle ilgili maddeler ticarî anlaşmanın içinde erimiştir. Bütün ticarî anlaşmalar gibi, belli bir zaman için geçerlidirler, ama tazelenebilirler. İkinci devrede kapitülasyonlar hem bir ticaret anlaşması, hem bir siyasî anlaşma hem de bir ikamet anlaşmasıdır. Ama ikamet anlaşması henüz ikinci plandadır. Ondokuzuncu asrın başlarında ise, o zamana kadar ticarî veya siyasî anlaşmanın içinde erimiş bulunan ikâmet anlaşması ön plana geçer ve kapitülasyonların esas kısmını teşkil eder. 1356'da bu tekâmül son haddine gelmiştir. Öyle ki Paris Kongresi’nde kapitülasyonların ilgasını taleb eden Osmanlı murahhaslarının kastettikleri, sadece ikamet anlaşmalarının ilgasıdır.


İlk anlaşmalar padişahın hayatıyla mukayyettiler. Yani anlaşmalar, padişahın ölümüyle hükümsüz kalıyordu.


92






Ne var ki, hükümsüzlük nazarî idi, padişah değiştikçe anlaşma yenileniyordu. İki asırdan fazla böyle devam etti: 1740 kapitülasyonu ise, ilk nihaî ve sürekli kapitülasyondur.


Birinci dönem, Türklerin Avrupa'ya yerleşmesiyle başlar, onyedinci asrın iptidasına kadar devam eder: kapitülasyonların ticarî safhası. Bu iki asırlık zaman içinde, Batı devletleri Fransa, Venedik Cumhuriyeti, İngiltere ve Hollanda, Osmanlı devleti ile resmi temasa geçerler, ama Doğu'da henüz ticarî emeller peşindedirler. Avrupa, Doğu Meselesi'ni ortaya atacak kadar palazlanmamıştır. Bu dönemde yapılan anlaşmalarda siyasî mahiyette hiçbir hükme rastlanmaz. Kapitülasyonların tek amacı: çeşitli devletlerin tebaasına Osmanlı devletinin liman ve şehirlerinin kapılarını açmak; vermek zorunda olacakları resimleri tayin etmek; onlara ikamet hürriyeti ve seyru sefain emniyeti sağlamaktı.


Kapitülasyonlar, 1604'den 1673'e kadar tazelenmez. Tahta yeni bir hükümdar geçince, Fransa, yeni taleplerle durumunu tahkim etmek ister. Bab-ı Ali ise, müzakereleri sallantıda bırakır. 1673 Ahidnamesi, Fransa'nın katolik reaya üzerindeki himaye haklarını resmileştirir. Gümrük resmi de 5'den 3'e indirilir.


1740 Ahidnamesi, o zamana kadar yapılan kapitülasyonların en uzunu ve en önemlisi (85 madde). Bu kapitülasyonun başka bir özelliği de padişahın hayatıyla mukayyet olmayışı, istikbali de şümulü içine almasıdır.


Kapitülasyon Denince


Kapitülasyonlar üç asır boyunca hem bir ticaret anlaşması hem de bir ikamet anlaşması idi. Bununla beraber, kapitülasyon denince ne siyasî anlaşma, hatta ne de ticaret anlaşması akla gelir.


93






Söz konusu olan sadece ikamet anlaşmalarıdır. Paris Kongresi’nde Osmanlı murahhası Âli Paşa, kapitülasyonların ilgasını isterken, dayandığı mucib sebep şu idi: kapitülasyonlar hükümet içinde hükümet yaratmakta, mahalli idarenin müdahalesini ve selahiyetini engellemektedir. Otuz yıl sonraki Berlin Kongresi’nde Bulgaristan'ın milletlerarası durumu tesbit edilirken kapitülasyonlardan kastedilen, ne ticaret anlaşmasıdır ne seyru sefain; sadece ikamet ve konsolosluk anlaşmaları söz konusudur. Ondokuzuncu asrın ikinci yarısında kaleme alınan devletler hukuku kitapları için de öyle. Bütün hukukçular için “Hıristiyanlık dışı ülkeler” demek, “kapitülasyonların geçerli olduğu ülkeler” demekti. Hıristiyanlık dışı ülkelerin ayırıcı vasfı ise, ticaret münasebetlerinin özel bir biçim düzenlenmesi değil, yabancıların hukuki durumlarının özel olarak düzenlenmesidir.


On dokuzuncu asır boyunca, Avrupa devletleri Devlet-i Aliye ile olan ticarî münasebetlerini birçok defalar tadil etmiş ve Bab-ı Aliyle birçok ticaret anlaşmaları imzalamışlardır. Fakat bu anlaşmalara kapitülasyon adı verilmez. Gerek şeklen ve gerek muhteva olarak düpedüz ticaret anlaşmalarıdır. Hepsinde de şöyle bir kayıt tekrarlanır: kapitülasyonların bahşettiği bütün haklar, bütün imtiyaz ve masumiyetler baki kalmak şartıyla.


Kısaca, kapitülasyondaki imtiyazlar zaman aşımına uğramamıştır, umumidir, kucaklayıcıdır. Ticaret anlaşmaları ise belli konuları ihtiva eder, gümrük tarifeleri gibi. Geçen asırda milletlerarası hayata karışan üç yeni devlet, ABD, Belçika ve Yunanistan, Devlet-i Aliye ile resmi münasebetler kurmuş ve selefleri gibi Bab-ı Ali ile kapitülasyonlar imzalamışlardır. (ABD 7 Mayıs 1830; Belçika 3 ağustos 1838; Yunanistan 27 Mayıs 1855) Hepsinin de örneği, onyedinci-onsekizinci asırdaki kapitülasyonlar,


94






yani hem bir ticaret hem bir ikâmet anlaşması, Avrupa, kapitülasyonların ticarete müteallik kısımlarını zaman zaman değiştirmek ihtiyacını duymuş, fakat kopardığı imtiyazları ebedî bir hak telakki ederek, onlara dokunmamıştır. Ona göre ikâmet anlaşmaları, konsolosluklara bahşedilen imtiyazlar ve siyasî anlaşmalar zamana bağlı değildir.


Yabancı Sermaye


Yabancı sermaye yatırımlarına gelince.. Onlar da yetersiz. Çünkü daha önce söylediğim gibi, Rusya ile hem hudut olan Devlet-i Aliye, sânayi ve ticaret Avrupa’sı için hisse-i şâyialı bir mülk sayılmaktadır. Rusya'nın ipoteği altında bir mülk. Avrupa Konseri’ne dâhil devletlerden her biri, bu hisse-i şayialı mülkü insafsızca sömürmekte ama kendisinin olmadığı için hiçbiri uzun vadeli yatırımlara gitmemektedir. Hır çıkmasın diye topraklarımızın paylaşılması uygun bir zamana ertelenmiştir, o kadar. Diplomasi dilinde de bu ertelenmenin adı tamamiyet-i mülkiye (toprak bütünlüğü)dir. Üstelik paylaşma saati çalınca, herkese düşecek pay da meçhul. Sınaî yatırım yapmak, yabancı endüstriyle rekabete kalkışmak olmaz mı? Gerçi, zirai yatırımlar için böyle bir mahzur yok, Ama Osmanlı devleti imtiyazlı devletler tarafından büsbütün sömürülmemek endişesiyle, bu yatırımlara da engel olmaktadır.


Yabancı yatırım büsbütün yok değildi, fakat yüzde yüz kâr getirecek alanlara inhisar ediyordu: Tramvay, tenvirat, bazı büyük şehirlerin iskeleleri limanlar birtakım zengin maden damarlarının işletilmesi vs. Memleketin en acil ihtiyacı: Yol. Ancak yabancı sermaye bu işe katiyen yanaşmaz. Çünkü evvelâ kârlı bir teşebbüs değildir; sonra yol yapmak için yabancı endüstriden geniş ölçüde malzeme almaya lüzum yoktur. Memlekette ırmaklar nâdir, bataklıklar çoktur. Kanalların açılması, ırmak yataklarının düzenlenmesi lazım.


95






Yabancı sermaye bu işe de yanaşmaz. Hepsini devletin kendisi yapacaktır. Devlet ise gündelik masrafları karşılamaktan âciz. Demir yolları diyeceksiniz.. Onlar başka. Metropol pazarları doydukça demir malzemesi imâl eden fabrikalar diplomatları sıkıştırmaya başlar. Diplomatlar da Rusya ile hem hudut ülkeler üzerinde baskı yaparak, onları “Şimendifer imtiyazları” vermeye zorlar. Tam bir soygun düzeni. Sanayi devletlerinin hepsi, bu imtiyazları koparmak için yarışır birbiriyle. Alman İmparatoru Wilhelm, Alman demir endüstrisinin taçlı temsilcisidir. Padişahtan “Bağdat demiryolu”nun imtiyazını koparır. Ne talihimiz varmış ki inşa edilemedi. Yoksa bu demiryolu yılda 3 milyon altın liraya mal olacaktı bize. Oysa Hazine’nin o devirdeki bütün varidatı ancak 15 veya 16 milyon civarındaydı. Yabancılar Türkiye'de aynı şartlarla 3 bin kilometre demiryolu inşa etmişlerdir. Yolu olmayan, demiryolu trafiğini devamlı olarak besleyecek yoğun bir üretimden mahrum bulunan bir ülke için lüzumsuz bir lüks. Tamtakır bir hazineyi bir kat daha berbat eden suni bir yatırım.


Çevirenin notları


Sedat Zeki'nin görüşlerini yorumlamağa ihtiyaç var mı? Biz okuyucunun hafızasını tazelemek için Avrupa’nın yükseliş tarihine bir göz atmak istiyoruz.


Onbeşinci yüzyılın sonlarında biri çıkıp ta Sirius yıldızından dünyayı temaşa edebilseydi, insan topluluklarının ne kadar birbirinden ayrı, nasıl dağınık olduklarını görerek şaşıp kalırdı şüphesiz. Evet, medeniyetler büsbütün habersizdirler birbirlerinden. Eski Dünya için, Amerikan toplumları, Pasifik medeniyetlerinin çoğu birer meçhuldü. Avrupa’nın, Asya’nın, Afrika’nın birbiri hakkında bildikleri de dağınık ve müphemdi. Ayrı ayrı medeniyetlerden her biri kendi başına yaşıyordu.


96






Birbirleri ile münasebetleri -şayet varsa- çok sathî idi. Birbirlerini ya hiç tanımıyorlardı yahut ta yanlış tanıyorlardı. Büyük insan ailesinin darmadağınık üyelerini birleştirecek olan Avrupa'dır. Çünkü gerçekten de cihanşümul bir kafası, metodları ve bilgileri vardır Avrupa'nın.


Filhakika onbeşinci asrın sonlarına doğru Avrupa, temel noktalarda, dünyanın geri kalan ülkelerinden -musonlar Asya’sı ve Çin de dâhil- teknikçe çok üstündür. O, çağın Avrupalıları, onuncu asırdan beri süregelen büyük bir teknik çabanın mirasçılarıdırlar. (Mesela onuncu asırda su değirmenleri çoğaltılmış, ata omuzlarından, öküze boynuzlarından koşum vurulmuş; onüçüncü asırda dümen icad edilmiş, Çinlilerden alınan pusula yaygınlaşmıştır. Aynı asırda İtalya (Ceneviz, Floransa, Venedik) bir kredi ve milletlerarası mübadele aracı olarak “hamiline muharrer (kambiyo senetleri) senetleri” (lettres de change) kullanmaya başlamış, bu uygulama daha sonra İberya yarımadasında, Fransa, İngiltere ve Almanya'da benimsenerek (lettres de change) a bağlı bir kapitalizm doğmuştur.)


Kısaca onbeşinci yüzyıl sonlarında okyanusları aşabilecek, tek insan topluluğu Avrupa'dır. Onaltıncı asrın başlarından itibaren bu topluluk, Avrupa dışında Avrupa medeniyeti alanları yaratacaktır: Okyanuslar medeniyeti. Bu alanlarda Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya medeniyetleri birbirleriyle buluşacak, çatışacak birbirini etkileyecek, birbiriyle kaynaşacaktı. Muazzam bir olaydı bu: Amerikan medeniyeti altüst oluyor, Afrika medeniyetleri yeni bir veçhe alıyor, Avrupa medeniyeti zenginleşiyor ve güç kazanıyordu; Asya medeniyetleri ise en az maddi yönleri bakımından canlanıyorlardı... O zamana kadar, insanın inşa ettiği “dünyalar”dan iktisadî alanlardan, medeniyet bölgelerinden söz edilebilmişti. Dünyaya uzaktı bu dünyalar.


97






Dünyanın bütününü kucaklamıyordu: Akdeniz dünyası, Çin dünyası. Gerçi hâlâ ücra bölgeler vardı (Pasifik adaları, Kutuplar, İç Afrika) ama artık dünyanın insanoğlu için bir realite olduğu, Avrupa tarihi ile dünyanın geriye kalan kısımlarının tarihinin geniş ölçüde birbirine bağlı olduğu anlaşılmıştı.


Avrupa dünyada “tayin edici değişken” rolü oynayacaktır. Son asırlar tarihinin en önemli olayı Avrupa’da görülür: modern ilmin yaratılışı. Galile 1604'de dinamiğin ilk kanunu olan “cisimlerin düşüşü” kanununu keşfedince matematiğe dayanan fizik de doğmuş oluyor. Demek ki haklı olan Aristo değil Eflatun'du. Reel pekâlâ rakama vurulabilirdi, görünüşler âleminin altında gizli bir düzen vardı, matematik bir düzen. Her şey hendesî şekillere ve hareketlere irca edilebilirdi. Her şeyi ölçmek tartmak, saymak kabildi mantıken. İnsan böylece tabiat üzerinde son derece mühim bir hâkimiyet kazanmış oluyordu. Vasıflar fiziğinden (mekanik) matematik fiziğe, keyfî düşünceden kemmî düşünceye geçiş, az sonra da aşağı yukarıdan kesin bilgiye atlayış. İnsanlığın tarihinde, türün değişmesi veya zihnî bir devrim çapında önemli bir olay. Daha sonraki olaylar buna kıyasla bir hiç. Descartes, Newton gibi mekanistlerle. Aydınlıklar Çağı'nın filozofları, Comte, Darwin, Marx Curie, Einstein ile bütün modern dünya, bütün çağdaş dünya bu değişmeden doğdu.


Demek ki onyedinci yüzyılda, insanlığın önünde yeni bir dünya açılıyordu. Avrupa ferdiyetçiliği bu değişmelerin hem kışkırtıcısı hem de sonucu olmuştur. Her ilerleme bir kopuştur önceleri, bir kişinin veya bir avuç kişinin bulundukları toplumun düşünce alışkanlıklarından kopuşu. Fert Avrupa'da gittikçe daha büyük bir muhtariyet kazanır. Evet, şüphe yok ki insan o çağlarda, Ondokuzuncu asrın liberal Avrupa toplumlarında olduğu kadar hür değildir; aile bağları, cemaat bağları,


98






cemaat bağları, meslek bağları gibi bağların içindedir. Ama bu bağlar diğer toplumlardaki baskılara kıyasla bir hiçtir.


Hıristiyan âleminde ikilik vardır; Tanrı ile kul, öbür dünya ile bu dünya ayrıdır. İsa, ferdleri kurtarmak için çarmıha gerilmiştir. Yeryüzündeki hayat, insanın Tanrı ile diyalogudur, şeytanla ve görünmez güçlerle savaşıdır. Dönem için din son derece önemli. Saint-lgnace de Loyola, Avilalı Sainte-Therese, Saint Jean de la Croix, Saint-François de Salle, Berulle Batı düşüncesine yön verenler arasında. Mistisizm, Tanrı’ya yükselmek için çabalayan ferdi tebcil eder. Keplerler, Descartesler böyle bir ruh ikliminde çalışmağa koyulmuşlardır. Kepler, Tanrı’nın sayesinde, ilahî planın sırlarını bulacağını, yıldızların hareketi kanunlarında Tanrı’ya perestiş etmenin sebeplerini göstereceğini umuyordu. Descartes, dinin hakikatlerine yeni yeni felsefî destekler sağlamak, şüphecileri susturmak için kaleme sarılıyordu. Yine bu iklim içindedir ki, cenge giden şövalyeler misali, Vasco de Gamalar, Fernand Cortezler... Yeni ülkeleri fethe çıktılar... Avrupa ferdiyetçiliğinin mayalarından biri, bu araştırma, bu yaratma, bu terakki susuzluğudur.


Avrupa dünya tarihine yön vermeğe böyle başladı. Avrupalılar dünyayı Hıristiyanlaştırmağa ve Avrupalılaştırmağa kalktılar, bazen başardılar, bazen başaramadılar. Avrupalılaştırma nedir? Avrupa'ya has içtimaî bütünlerin (sistem) Asya, Amerika, Afrika kültür ve medeniyetlerini istila etmesi. Bu içtimaî sistemlerin vasıfları da şunlar: Siyasî bakımdan demokrasi düzeni, iktisadî bakımdan ferdiyetçi kapitalizm ve rekabet, sanayide el tezgâhının yerine fabrika ve dökümhane. Terbiye alanında Avrupa dışındaki kıtaları Avrupa ilimlerini elde ederek maddî hatta manevî kazançlar sağlayacaklarına inandırmak,


99






misyonerlerin Kitab-ı Mukaddes’i, tüccarın malları, idarecinin iyi niyetleri aracılığıyla, kabile geleneklerini yıkmak ve israfı önlemek.


Avrupalılaştırmanın Asya üzerindeki etkisi, gerek tarihi gerek sonuçları bakımından Amerikalara ve Afrika’ya etkisinden çok farklı olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Bir kelimeyle Avrupa’nın başlıca davası Asya’nın direncini kırmak, onu kendine benzetmek ve gönlüne göre istismar etmektir. Afrika’nın kabile kültür ve medeniyetleri şimdiden Avrupa’nın baskısı altındadır ve eninde sonunda Avrupa ferdiyetçiliğinin ve sanayiinin taarruzuyla yok edilecektir; Asya'da batı medeniyetinin ferdiyetçilik, sanayileşme, hamleleri yani ticarî zihniyeti ve kapitalizmi ile İslâmiyet’in veya Budizm’in kolektivizmi, komünizmi, militarizmi ve mistisizmi arasında her zaman medd-ü cezir vardır. Amerikan yerlileriyle Afrika zencilerinin, Arapların, Berberilerin iki şıktan birini seçmesi gerekiyordu: Avrupalılaşmak veya yok olmak. Asya hiç bir zaman böyle bir mecburiyetle karşı karşıya gelmemiştir. İki kıta arasındaki hâkimiyet savaşı tarih öncesine kadar uzanır.


Kısaca Avrupa’nın şevket ve satveti onaltıncı asırda başlar. Esbab-ı rüçhan ve faikiyeti ise müspet ilimlerdir.


“Greko-Latin medeniyetinin mirasçısı olan Batı düşüncesinin özelliği, mantığa uygunluk ve pozitif ilmin taratıcısı olmak. İlmî düşünceyi hazırlayan ve ona ölçülerini veren: mantık. Mantık da bir Yunan ilmi, Aristo'dan bu yana hemen hemen değişmemiştir. Çağdaş Avrupa düşüncesine damgasını vuran o. Felsefelerin ve metafiziklerin hazırlanışı onun eseri. Batı düşüncesiyle Doğu düşüncesini birbirinden kesin olarak ayıran yine mantık. Batı’nın suri mantığı aşağı yukarıya tahammül etmez, bir şey ya mantığa uygundur ya değildir. Müspet ilim de öyle. Doğu’da görülen yaklaşımlar (bilhassa matematikte, tıpta


100






ve teknikte) muhtevaca olmasa bile zihniyet bakımından pozitif ilimden uzak. Bunun için Doğu’da ilim gelişememiş, başladığı yerde kalmıştır. Neden iki bin yıldır Doğu medeniyetleri aritmetik ve geometrilerinden Avrupa’daki gelişmeleri çıkaramamış, tabiat ilimlerini kuramamıştır? Bunun sebebi siyasî şartlar mı, içtimaî şartlar mı? Hayır. Karakter ve ruh ayrılıkları, duyuş ve düşünüş tarzları.” (Abel Rey)

Şimdi de Avrupa’nın bugünkü durumuna bir göz atalım.


1914 Ağustos’unda sona eren devir, Keynes'e göre insanoğlunun iktisadî ilerlemesinde görülmemiş bir epizoddu. Liberal ve kapitalist dünyanın zirveye ulaştığı dönem.


Ünlü iktisatçı bu çağın parlak bir tablosunu çizer: milletler için refah, ferdler için konfor ve servet, herkes yarınından emin... Bütün dünya Avrupa’ya kendi toprağında yetişmeyen hammaddeler sunmaktadır. Son zamanlara kadar aşağı yukarı meşhul olan nâdir tropikal ürünler...


Gelişen bir dünyanın tablosu. Açık bir dünya. İnsanlar da, mallar da, düşünceler de serbestçe dolaşabilmektedir. Avrupa’nın üretim ve ticareti insanlığın tarihinde erişilmemiş bir seviyeye varır.


Ama Keynes'in tasvir ettiği bu “Eldorado” veya “ütopya devleti” ne bütün dünyadır, ne de bütün Avrupa. Avrupa’nın bir bölümüdür sadece: Hâkim Avrupa. Avrupa medeniyetinin belli başlı odakları; Batı ve Orta Avrupa’nın bir kaç ülkesi. Deniz-aşırı bölgelerde ortaya çıkan, dünyadaki kaynakların işletilmesinden pay isteyen A.B.D. ve Japonya gibi yeni devletler de Avrupa’nın çocuğu ve taklitçisidir. Onun metodlarını, onun yaşayış tarzını benimsemişlerdir. Birer Avrupa oldukları ölçüde böyle bir role talib olabilirler.


101






Beyaz adamın bu hâkimiyeti onaltıncı asırda başlar. Ama ondokuzuncu asırdaki göz kamaştırıcı ilerleyişleri ve şaşırtıcı başarıları, ne kadar yakın bir zamanda başlamış olduğunu hafızalardan silmiştir. Tâbi kavimler de bu hâkimiyeti kabul etmiş gibidirler. Dünya onun tarafından ve onun için birleştirilmiştir. Zaferlerinin sırrı, ona sorarsanız, iktisadî ve siyâsi düzen. Ve bu düzen her türlü tehlikeye meydan okuyacağa benzemektedir. Yalnız maziye bağlı bir avuç duygusal kişi yahut pek az kişiye hitab eden hayalperest ve devrimci nazariyeciler, liberal kapitalizme ve parlamenter demokrasiye dil uzatmaktadır.


Şimdi öyle mi? Aradan iki dünya savaşı geçti. İktisadî bir depresyon caba, asrın başlarından beri Avrupa’yı tehdit eden ve 1914'te birdenbire patlak veren buhran, Avrupa’nın hâkimiyetinin ve servetinin dayandığı dengeyi altüst etti. Dört yıl süren Avrupa “iç savaşı”, 1917 Rus İhtilâli, liberal ve kapitalist sisteme altından kalkamayacağı darbeler indirdi. Eski düzeni yeniden kurmak huzurun altın çağına yeniden kavuşmak, 1914'den önceki yaşama sevincini canlandırmak için harcanan bütün gayretler bir işe yaramadı. Avrupa da, Avrupa’nın gücünü yapan sistem de çöküş halindedir. 24 Ekim 1929'daki Kara Cuma kapitalist rejimin dumanını attırmıştır. İstikbale güven kalmamıştır. Totaliter rejimler sahneye çıkmıştır.


Onsekizinci asırdan beri Avrupa medeniyetinin temeli olan bütün liberal prensiplere veryansın edilmiştir. Gerçi buhranın yarattığı harabeler tamir edilmeden patlak veren İkinci Dünya Savaşı faşizmleri silip süpürdü, ama dünyanın ikiye ayrılması hızlandı ve sömürülen milletler bağımsızlık diye bağırmağa başladılar. Sömürge imparatorlukları çökmeye yüz tuttu. Latin Amerika’ya bağlı ülkeler doların hâkimiyetine karşı pek saygı göstermez oldular.


102





Büyük bir buhranın tehdidi altındayız. (Daha fazla bilgi için bakınız, Mousnier, in Histoire Generale des Civilisations, P.U.F. 4. cildin girişi; Cemil Meriç. Kırk Ambar Ötüken, “Avrupalılaşmak mı Avrupalılaştırılmak mı?”; Abel Rey in Encyolopedie Française Larousse, “La pense primitive ve, problemes d'evolution”, cilt 1; Crouzet, Histoire Generale des Civilisations, P.U.F., cilt 7, Giriş. Ayrıca “Kırk Ambar”'da “Can Çekişen Ahtapot”, “Liberalizm”, vesair yazılar.)












103